27 Ağustos 2007 Pazartesi

Yurdum insanı

Hacer
Dur Kadın
Mürvet
Kamil

End of the world party

Dün olduğum yer. Uzun zamandır başıma gelmediği için nasıl bir his olduğunu unuttuğum 'üşümek' hatta 'd.tü donmak' fiillerini itinayla gerçekleştirdim ya, artık başım göğe ermiş sayıyorum.
An itibariyle İstanbul il sınırı içerisinde, bir apartmanın dördüncü katında sıcaktan ensemin pişiyor olmasını ise trajik bir şaka olarak yorumluyorum. Hele ki daha dün bu saatlerde ayağım bizzat toprağa basmaktayken, üstümde bi pike bi battaniye (höst değil, ancak bile kesti), annemle 'ahanda yıldız kayacah ilk ben görecem!?' azmiyle boynumuz tutulana kadar havayı seyrediyorken.
Şimdi baksam ne farkeder, zaten bir tek en son fırlatılan uydu gözüküyor.
İşin en çılgın tarafı, birbirine o kadar da uzak olmayan bu iki yerde ki iklimin akıl almaz derecesinde, insan muhakemesine aykırı olarak birbirinden apayrı olması. Gerçekten sonumuz sandığımızdan yakın olmalı.
Sanki dün uzaydaydım.
T pörsın

26 Ağustos 2007 Pazar

ÖSS what have you done to me? ya da ÖSS ne yaptın dude?

"ÖSS genci olacaz amanın amanın!!" diyerekten eteklerimizin tutuştuğu günler de geride kalacak mıydı? Gerçekten de alfabenin ilk beş harfine en içten küfürlerini sunan, dersaneyle bir ilişiği, bir bağı olan, test çözen gençler olacağımız günler çoooook ama çok uzak gözüküyordu.
Şu andan itibaren yeni mottom: " Say hi to my new mate stress." cümlesidir. Buradan ilgilenen muhterem kişilere arz edilir.

Önümüzdeki günler içinde en çok kullanacağım 5 (beş) özlü söz:
1) Hadi beraber harakiri yapalım.
2) Kaçayım, gideyim buralardan.
3) Banane lan ben simitçi olcam.
4) Nerede benim alternatif evreniiim?
5) İmdat! Durdurun Dünyayı inecek var!

13 Ağustos 2007 Pazartesi

Dünya gözüyle...(dikkat: ... yerine yüzlerce abla, ağabey, ikisi de ya da hiç biri getirilebilir).

İnternetime kavuştum ya buradan tanrıya, sevgili türktelekoma ve bütün yetkililerine teşekkürler yağdırıyorum. Hele de The Good The Bad & The Queen amcamların gelişi zaman aşımına uğramadan geldi ya bir de bu internet. Accayip+süpper mutlu oldum. Hatta "blimey!" (yeni öğrendiğim büyük britanya ünlemlerini hemen kullanayım).
Dünya üzerinde bulunduğum süre zarfı boyunca, kendimin Damon Albarn göreyim, hem de ona "Damon, marry me" (ya da merrimi) veyahut "Hey, Damon mate, you are my hero!" diye sesleneyim isimli vahşi isteklerim oldu. Ve bunların bir gün gerçek olacağı, hem de karizmayı yardırmış Paul Simonon amca (ki buna gün geçmiyor ki karşımıza yeni bir basçı amca çıkmasın sendromu adı veriliyor) sosuyla servis edileceği kesinlikle aklımın mantığımın alamadığı (ki bu ikisinin hal-i hazırda alamadığı pek çok şey var) bir fikirdi.
Ama efendim gelin görün ki bunlar oldu, hem de müthiş oldu. Acaba karşımdaki gerçekten "the one and only Damnon Albarn" mıydı Paul amcam gerçekten mi o kadar sempatik ve dadından yinmezdi bakın bunlara hala inanamıyorum. Ama bütün önüme geçilmelere, omurilik çarpıklığına sebep olacak rahatsız pozisyonlara ve sıcağa rağmen, o mutluluk ve o öküzün tirene bakma büyülenmişliği gerçekten süperdi.
En güzel an; Damon'ın İstanbul ve İzmir'de küçük bir çocukken tek başına dolaştığını ve başına hiç bir kötülük gelmediğini, o yüzden de ülkemizin yerinin bir ayrı olduğunu söylediği andı. Gurur duydum, hatta ay em filetırd.
Hala sorguladığım şeyler; neden The Clash t-shirt'ümü günün anlam ve önemine uygun bir şekilde üzerime geçirmediğim ve o oryantal kökenli repçi amcanın nereden çıktığı, olayının ne olduğudur.
K. pörsın (duygulandım çok, abartmış olabilirim)

11 Ağustos 2007 Cumartesi

the Good, the Bad & the Queen

İştee, uzun zamandır beklediğimiz gün(lerden biri) geldi çattı. Mütevazi blogumuzun isim babaları bu insan-ı kamil kişiler topluluğu, şu an İstanbul il sınırı içerisinde bulunmaktalar. Bizim nacizane varlıklarımız için dayanılmaz derecede aşmış olan bu insanlar, sadece bir araya gelmeleri bile bize bi hayat boyu yetecekken bir de albümleri çıktıktan kısa bir süre sonra ülkemize, yaşadığımız şehire, bir saatlik mesafeye konser (dinleti) vermeye geliyorlar!? Hayat şahane değildir de nedir?
Her üç vakitte bir mütemadiyen ve düzenli olarak 'dünya gözüyle deymın albarn görmeden ölürsem gözüm açık gideeer!!' veya bazen daha şiddetli olarak yaşadığımız, nöbet olarak arada bir gelen 'deymın albarn görmek istiyoruuağağm ben!!!' feryatlarımız bir yere ulaşmış mıdır, yoksa bu bir mucize midir, yoksa Damon Albarn bu egzotik yer merakını artık fazla mı abartıyor bilemeyiz; fakat üzümü yiyip bağını sormamakta fayda var.
Damon Albarn, bir kısım ünlüler gibi sadece Bodrum'un kıta sahanlığından tekneyle geçse (yaz ayları) ortalığı birbirine katıp bir hafta şölen düzenleme kapasitesine sahip olan bizler, hala kendisinin burada olduğuna inanmakta güçlük çeke dursun, Paul Simonon adlı GOD kişinin varlığını nasıl sindireceğiz, onu hiç bilemiyorum. Bu adamı göreyim ben, dünya gözüyle bir göreyim akşam, artık kaç yüz bin tane aspiration point kazanırım orasını günümüz hesap makineleri hesaplayamaz (sims oynamayı artık fazla abartmak). Bu akşam, yani on bir ağustos akşamı itibariyle cümleten 'see damon albarn' ve 'see paul simonon' wantslarımızı aradan çıkarmış olacağız. Geriye kalıyor görecek bir kaç yüz tane insan. (doymamak, pişkinlik, açgözlülük...).
Mucizelerin etinden sütünden faydalanmak böyle birşey olsa gerek.
T pörsın vuuhu.

9 Ağustos 2007 Perşembe

Sevgili Türktelekom yetkilisi

Sevgili Türktelekom yetkilisi,
Neden benim adsl isimli şeyim çalışmıyor? Neden bilgisayarım internete kafasına estiği gibi bir bağlanıp bir çıkıyor, manik depresif midir bu? Bir aşırı hızlı, bir yok? O yaptığınız ttnet bıttırıbıt reklemları ne işe yarıyor? Aaah! Ah! Sanki yaz günü sıcağı yetmiyormuş gibi bir de internetsiz şeysiz ben ne ederim, kimse de beni düşünmüyor yahu. Pes doğrusu.
Bana acıyın,
dı K. pörsın hu cast despırıtli vants tu get in taç vit zach condon via myspace

Rehavet

Son zamanlarda izleyip pek başarılı ve kayda değer bulduğum filmleri (Kübü'mle) paylaşmak istiyorum. Yaz sıcağında sıkıntıdan baymışken, hayatıma bir tat bir doku katan bazı filmlerdir bunlar:

- Little Miss Sunshine (bende odtü'ye girene kadar konuşmama yemini edicem o zaman! sendromu)
- White Oleander - tabii ki.. (anneağağa sen niye viking değilsin, niğde ne yaa! sendromu)
- Transformers (buzdolabı birgün optimus pırayma dönüşür mü? sendromu)
- Noi Albinoi (İzlanda'nın ucubik bölgelerinde albino olsam. sendromu)
- Tillsammans (Komün hayat raks! sendromu)
- 28 Weeks Later (anneaa ben yine helikopter pilotu olmak istiyorum! sendromu - helikopter sahnesine ithafen)
- Planet Earth (dünya gezegeni adlı oluşum bütünen raks may vörld! sendromu)
- The Last March of the Penguins (evde penguen beslemek istiyorum! sendromu)
- The Departed (bu filmin casting'ini yapan zata kurban olayım. sendromu)

...

Birkaç tane daha olacaktı ama şu an hatırlayamadım. Malum insan bi insanın belli bir zaman zarfı içerisinde izlemesi mümkün olan film sayısının birkaç katı kadar film izleyince anımsaması zor oluyor.

Birde önceden zaten izlemiş olup, ama kesmediği için tekrar tekrar izlemekte zarar görmediğim bir takım filmler var tabii:

- Top Gun (anneaağ bende pilot olucam! sendromu - çok güçlü bi sendromdur bu)
- X Men: The Last Stand (mutant olsam gücüm hangisi olsaydı? sendromu / kafa karışıklığı + rogue iğrençsin dövünmesi)

Yine unuttum. Evet hafıza kapasitem dillere destandır.
T pörsın dı sılekır.

2 Ağustos 2007 Perşembe

Ağustos sıcağında Nisan havası (ayrıca tezat sanatının hem yanlış hem başarısız bir teşebbüsü)

Gün geçmiyor ki tam kendi tembelliğimizde boğulduğumuz, yan gelip yattığımız, yapacak birşey bulamayıp sıkıntıdan patladığımız anlarda Nisocan bir yerlerden çıkagelip, dünyamıza renk katmasın. İşte bugün de, o sıradışı günlerden biriydi. Bir mesaj ki, kısa ve öz: "Kadıköy'de, saat 01'de, bi bira içimlik. Ne dersin?".
Ne mi derim? Ne diyeceğim tabii, şahane dedim, seni şapşal ;) . Ve elbet olaylar gelişir. Nisocan bu. Öyle plan porogram takılmak olur mu? Kadıköy'de buluşulur tabii, denilen önce bi yapılır, oturulur, sohbetmiş muhabbetmiş (update et beni), bir hoş bir hoş ki. Zaten saat daha erken, kimseler yok, Karga'da çalışan adamcağız bizim azmimizden etkilenir, kuruyemişler ikram eder.
Sonra bu demez mi: "Hadi kalk, anneme gidelim mi?". Karşımda oturan kişiliğin annesiyle her daim zaten tanışmak isteyen ben ( 'nisan'ın annesi takıntısı'), bu teklifin üzerine atlamak suretiylen bir de gevrek gevrek sırıtırım. Karga terkedilir, Anne'nin ofisinin yolu tutulur. Kapı bir açılır, dünya tatlısı bir kadın karşımda. 'Aa şey ben ee, siz Nisan'ın annesi misiniz?' diye dünyanın en çaresiz, en tıkaç girişi yapılır: 'Tanıştığımıza çok memnun oldum!' (biz size hastayız olum)
Tıpkı kızına olduğu gibi, kendisine de kanımın ısınması tabii bir dakika bile sürmez. Hemen hayati konu açılır: ÖSS, dershane, okul, tahsil hayatımız..Kısa ama eğlenceli bir beyin fırtınası yaşanır. Niso: 'Anne ya Tuğçe'de benim gibi rahat, o da stres olmuyo' (olamıyo desek? )
Bir süre sonra cümbür cemaat ofis terkedilir, Anne vapura yetişir, biz ikimiz aylaklığımızla baş başa kalırız. Tabii işin aslı, Anne'yle Niso'nun ayrılması o kadar kolay olmamıştır: "Annee bizle gelsene, iki bira içeriz", "Anne bak o topuklularla dikkat et kendine burkma ayağını vapura yetişçem diye". Bu arada Anne'ye Karga'nın yeri gösterilir, hadi içeri girelim biraz oturalım diye ısrar edilir. Keşke toplantısı olmasaydı, çünkü gelirdi.
Sonra Nisocan yine yapacağını yapar: "Benle dövmeciye gelsene, bi saat sürmez". Ameliyatmış, operasyonmuş, lokal anesteziymiş, piyırsinkmiş, bu tarz psikopat şeylerin yapım aşaması ve çalışma prensibiyle yakından ilgilenen ben (7/24 crime & investigation network izlemek), derhal sevindirik olurum: "Huaa tabii ki gelirim, dövmee, çok heyecanlı, hah haa!!"
Akabinde dövmeciye doğru yola koyuluruz. Fakat bir saat kadar beklememiz gerektiği gerçeğiyle yüzleşince, şey ehe biz bir yemek yiyelim bari, diyerek Rex kafe'ye yollanırız. Bu arada tabii eş zamanlı olarak benim "Nisaauağan çişim vaaar!!" hezeyanlarım (ünlü 'çişim vaaar' hezeyanlarım) başlamıştır. Kaçar mı. Bu vesileyle Rex kafe'nin marjinal, daha doğrusu ne idüğü belirsiz, insanı kapıyı açsak mı kapasak mı, itsek mi çeksek mi ikilemlerinde bırakan tuvaletlerini keşfetmiş oluruz.
Bir saat kadar sonra hasbel kader tekrar vardığımız dövmecide bu sefer temizlik faslı vardır. Bekleme süresi normalden biraz daha uzun sürer ama olsundur, işin ucunda dövmeci makinasını iş üstünde görmek, yanıbaşımızda Niso hatunu var. Pes edilmez, vazgeçilmez.
Ve sonunda dövme tamamlanır (Nisan'ın bacaklarındaki harikulade kırlangıç dövmeleri başlı başına kavramı). Akşam saat yedi buçuk olmuştur, sekize gelmektedir. Bizim 'bir bira içimlik' münasebetimiz almış başını gitmiştir. İşte bu Nisocan hep böyle yapıyor. Şikayetçi miyiz? Kathi surette!
Süpriz yumurtadan çıkmış gibi bir gün. Daha ne isteyeyim. Hep böyle yaşamak var.
Sonra ablam kişisiyle takılmak üzere yine buluştuğumuz yerde ayrılırız, giderken dönüp tekrar bakarım, mavi kırmızı sarı kırlangıçlara gözüm takılır.
Şahane oldu şahane. Çok yakıştı.
T pörsın.

If Modern Life Is Rubbish, What The F*ck Is Modern Man? * perıntıl advizori

Bir önceki yazıya devam niteliği oluşturacak bir şeyler yazmamak için kendimi zaptetmeye çok çalıştım; ama haberlerde İstanbul'da yapılabilecek herhangi bir su kesintisi ya da suya zam getirilmesi konularında konuşan bir amcayı görür görmez -ki şu ana tekabül etmekte- ekleme yapmaktan kendimi alamadım.
Evet; eğer -bir milyonuncu kez varolmayan okuyucu kitlesine atıfta bulunuyorum galiba- şu blogumsuyu okuyan 1 (bir) kişi varsa; sadece klimasını kullanırken değil, akşamları evde her odada -kullanılsın kullanılmasın- ayrı bir bilmemkaçyüz watt'lık ampul yakarken, bir odada televizyonu açık bırakıp diğer odadan onun sesini dinlemek suretiyle kendisini açık bırakırken, şarj aletinin ya da başka bir sürü elektronik aletin fişini prizde patavatsızca bırakırken (ki itiraf edeyim bunu yakın bir geçmişe kadar ben de yapıyordum), pillerini yeniden şarj etmek yerine sanki doğa tarafından çok kolay hazmedilebilirmiş gibi dışarıya salgılarken vs. koltuğuna yayılıp dertsiz ve tasasız bir biçimde tüketen modern insan(ımtrak)lara çemkirsin. Ve o 1 (bir) kişi bu modern insanımtraklardan biri olmasın.
Pesimist olmaktan geri kalamıyorum. Bir tasarruf ve doğa bilirkişisi değilim; ama eğer olay iklimi değiştirecek boyuta geldiyse sanırım artık her şey için çok geçiktik. Yine de zararın burasından bile dönsek cebimize kar kalır. En azından ilerde hakkımızda -sevgili yavrumun da dediği gibi- "kendi pisliğinde boğulmuş aşırı besili modern ayılar" gibi laflardan ziyade " geç de olsa anlamışlar hatalarını, kurtarabildiklerini kurtarmışlar, her duşa girdiklerinde kullandıkları su miktarı hakkında derin düşüncelere dalmışlar, yazık" gibi laflar edilir.
Ha, "yok kardeş üç günlük ömrümü har vurup harman savururarak geçirir hesabı da gelecek nesillere ödetir, tüyerim" yaklaşımında devam etmek isteyen ağustos böcekleri varsa; ne olur bunu başka bir alternatif evrende yapsınlar; çünkü ben bu dünyanın hala evim olarak kalmasını istiyorum.
K.

1 Ağustos 2007 Çarşamba

Modern Life is Rubbish

Ey insanoğlu, size buradan sesleniyorum: KLİMALARINIZI DERHAL KAPATIN! Evet, hava 45 dereceyken klimalarınızı kapatın, ÇÜNKÜ, eğer kapatmazsanız suları kestikleri gibi yakında elektrikleri de kesecekler. Bir şehre iki gün su verilip iki gün su verilmemesi her ne kadar 'hohoahahğ yoğ artık bulunur bi çaresi öyle şey olmaz' gibi gelse de, Ankara'da gece yarısı itibariyle gerçek olmuştur. Şu saatten sonra artık 'çaresi olmayan' şeylerle haşır neşir olacağımız bir kez daha alenen hatırlatılır. Başka bir deyişle, hepimiz yakında öleceğizdir.

Klima konusuna geri dönersek, kuraklık yüzünden hidroelektrik santralleri çalışamaz olmuş. (E su olmayınca, olağan tabii). Bu yüzden cici devletimiz hem pahalı - pahalıyı artık geçelim - çevreye inanılmaz derecelerde zararlı bir şekilde üretim yapan kömür ve doğalgaz santrallerinden medet umuyormuş.

Su yok, elektrik yok, yakın bir gelecekte yiyecek yok. Ne yapacağız biz? Afedersiniz bu insanlar acaba başka gezegenlerden arazi aldı da, burası b.ka sarınca burayı terk edip galaksinin derinliklerine doğru yol almayı mı düşünüyorlar? Nedir bu lakaytlık, sakinlik anlamadım. Ben korkuyorum arkadaşım. Hem de nasıl korkuyorum, ödüm patlıyor. Nasıl korkmayayım, yakın bi zamanda acılar içinde kıvranmak suretiyle ölmek gibi bir olasılıkla karşı karşıyayım. Aslında burada artık geçmiş zaman kullanmak lazım, zira artık 'olasılık' olmaktan çıktı, 'gerçek' oldu. Biz hala oturmuş 'hımm elli yıl içinde susuzluktan ölebiliriz, he he' diyoruz. Malesef artık elli yıl içinde susuzluktan öleceğiz.

Belki elli yıldan daha fazla zaman alacak ama; bir, bilemedin iki insan ömrü kadar sonra dünya üzerinde yine bir insan ırkı olacak muhtemelen, ama bizden o kadar farklı olacaklar ki. Hangi okula gitsem, ne okusam, akşama ne yesem, yarın arkadaşlarımla buluşsam mı diye düşünemeyecekler; niye, çünkü biz klimaları kapatmadık.

Aslında başka bir deyişle, o zaman, sonraki yirmi, otuz yıl içinde doğacak her çocuk, potansiyel asker sayılabilir. Zira yaşayan her insan yaşamaya devam etmek için ya öldürmek ya da çalmak zorunda kalacak. Dünyadaki düzen yavaş yavaş başa saracak, uzay çağını yaşadık belki ama hiçbir zaman filmlerdeki aşırı gelişmiş über teknolojik uzaylıların seviyesine ulaşamayacağız, nitekim insanların başka dertleri olacak. İlkçağa dönüyoruz, gittikçe ilkelleşiyoruz. Muhtemelen yüzyıllar sonra (o kadar sürer mi ki acaba?) zor şartlar yüzünden insanların hem ruhu hem vücutları ilkelleşecek, tekrar neandertal formunu alacaklar, eski günleri hatırlamayacaklar, dünya gezegenini hep çöl, iğrenç, yaşanılmayası bir yer olarak bilecekler, müzikmiş sanatmış böyle şeylerden haberleri bile olmayacak. Hayvanları, bitkileri bilmeyecekler. En sonunda dünya üzerinde sadece iki tane zengin kalacak (Dünya - nüfus: iki), saklandıkları ultra korunaklı dağ istasyonundan çıkacaklar, etrafa bakacaklar, hsktr n'olmuş diyecekler, daha sonrası bilinemeyecek, modern adem ile havva olamayacaklar çünkü açlıktan ve susuzluktan can verecekler.

İnsanoğlu için ne görkemli bi son. Dinozorlar için bile 'göktaşı çarptı öldüler' diyoruz. Sempati duyuyoruz. Onların suçu değil ki. Haberleri bile yoktu. Ama eğer bizden sonra tekrar yaşam olursa (başka bir gezegende artık tabii) 'insanoğlu kendi pisliğinin içinde boğulup ölmüş, hehhe he ha ha' diye dalga geçecekler, acıyacaklar. Üstelik yüzyıllar boyunca sonlarının farkındalarmış, yine de kıllarını kıpırdatmamışlar, oha diyecekler. Böylece insanların Dünya üzerindeki egemenliği boyunca kaydedilen bütün pozitif şeylerin önemi hiç kalmayacak, tabiri caizse sadece Dünya'nın sonuna kadar etinden sütünden faydalanmış, sonra da 'ehehe şey ben kendi bindiğim dalı kesmişim galiba kih kih'cilik yapan bir ırk olarak anılacak.

Sıcaksa sıcak, ter kokarsanız kokun, pişerseniz pişin, klimalarınızı kapatacaksınız, kapatmayı öğreneceksiniz birgün. Umarım o gün, klimaları çalıştıracak elektrik kalmadığı gün olmaz.
T pörsın dı vanabi cizız.