28 Haziran 2007 Perşembe

İki pozitif motivli çatışma

Efeniim, evet hayırlıyısıynan internette beirut, nouvelle vague, juliette and the licks vb. gibilerinden tonlarca tapılası ismi görüp dumur olup akağbisinde "bu ne lan şaka mı?" repliğini dile getirip de biletleri bilmemkaç ay evvelinden alınmış, uğruna hyde park'taki o2 festivalinden vaz geçilmiş (gerçi tek neden bu değildi tabiyki, ulaşım, para, vize gibi başka ufak detaylar da yok değildi) sevgili radar live isimli oluşumun günü geldi de çattı. Lakin şimdi de "bu kadar zaman bu oluşumu gereksiz yere mi övdük?, ya acaba gitmesek mi?, biletleri mi satsak?, hayal kırıklığına uğriycaz galiba?, of nası olcak bu iş?" gibilerinden sorgula butonuna basılmışcasına kendimizi mantığın sınırlarını zorlamaya ittiğimiz anlar oldu (boşuna mı yazıyor orada çelişki insanıyız diye). Yok ama, tabiyki gidilecek de, öyle "iç huzursuzluk yaratalım illa" bünyesideki sorular bunlar tabii. Yalnız, şöyle bir son dakika problemiyle yüzleşmekteyim: acaba cuma akşamı çok pek sevgili canım cicim dadından yinmez yapısı olan bir insanın doğum gününe mi gitmek lazım? yoksa onu istemeyerek, içi cız ederek de olsa ekip (!?!?), mor ve ötesi mi izlemeye gitmek lazım? Esasen gerçek problem mor ve ötesini kaçırıp kaçırmamak değil, zira kendileri yerli malı yurdun malı canım isterse günün birinde giderim (darıldım ben onlara son albümde zaten buyrun burdan bakın: tanımlanamayası dinleyici kitlesince ister istemez tapılan"cathcy" melodili şarkılar). Gelin görün ki, ertesi gün ben Kilyos'lara kadar tek başıma gidemem, mümkün değil, korkarım yahu, midıl of nover sonuçta. Hazır sevgili yavrum ve kendisinin sevgili ablası (dı big sis issue) ve de onun sevgili arkadaşı ile birlikte gitmek varken, bilemiyorum yahu.. Amaaaağn! Karar vermek zor zanaat! Ne yapacağım ben yahu? Olmadı.
K.

Radar'a 1 kala

Radar'dan önceki son gün, ha ha. Hava atmış derecenin biraz altında. Ayağımdan ameliyat oldum, dolayısıyla denize giremeyeceğim, hatta girememekle kalmayıp ayağımdaki &%!'^? pansuman yüzünden doğru düzgün duş almakta bile zorlanacağım. Bu ne demek oluyor? Festival boyunca çok fena (siriyıs) hijyenik problemlerle karşı karşıya kalacağım. E sıcak tabii. Herneyse, artık kübücüğüm bir şekilde yardımcı olur da pislikten bünyemde mikroorganizmalar üretmekten kurtulurum. İğrenç bi yazı oldu bu ya. Bu kadar paylaşımcı olmamalıyım. Tabi kimsenin okumadığını bilince insan alenen herşeyi yazmaktan kendini alamıyor.

Herşey bi yana, mutlu bi haber de almadık değil (burdaki 'de' ayrı mı yazılır bitişik mi?). Ehem ehem: Sevgili okuyucular (?), Radar Live'ın ilk günü - ki kendisi 29 Haziran Cuma gününe tekabul etmekte, a.ka. yarın - Duman adlı ne idüğü belirsiz (zevkler & renkler issue) grup yerine Mor ve Ötesi adlı bir zamanlar pek bi dadından yinmeyen ama artık 'Şirket' isimli şarkılarının kıvamına gelen grup sahne alacaktır. Üzülmeyiniz, Radar yetkilileri "keh keh keh cuma günü sadece duman var, izleyeceksiniz işte!!!! izleyeceksiniz!!! zorlaaa!!! ni ahahaha!!!!" diye çok çabaladı, çok efor sarfetti, lakin allahın sopası yok işte. Duman adlı sevimsiz grup son dakka çemkirmesi yapmış, böylece festival kapsamından çıkarılmışlar. Ya da ayrılmışlar? Kim bilir? (kimin umrunda?). Bu olayın beni ilgilendiren tek tarafı, festivalin ilk günü abzük bi gruba tahammül etmek zorunda olmayışım.

Ee işte müzik piyasasıda böyle bi yer, ne entrikalar dönüyor. Gün geçmiyor ki bu insanlar birbirine çemkirmesin, konserleri turneleri iptal etmesin, gruplar dağılmasın. Falan da filan da. HA HA HA! Festivalin ilk günü kurtarıldı, mişın komplitıd.
T.

27 Haziran 2007 Çarşamba

Meteoroloji n'aptın dude?

Bana mı öyle geliyor yoksa günlerdir "ohoooaaaa çarşamba çok sıcak olacağhhhmış sakın dışarı çıkmayııınn, ölürsünüüüz, 55 derece olacaağhmışş, felakeeet, çarşamba günü dananın kuyruğu kopacağh!!" diye gözümüz boşuna mı korkutuldu? Şahsen sabah ilk uyandığımda 'allahım, evet birazdan öleceğim, eşşedü ennaa--' diye içimden geçirmedim değil, fakat o ekstrem sıcaklığın odamdaki halı ve kapalı olan camlarla bi ilgisi olabilir. Zira bunu idrak edecek kadar bilincim yerine geldiğinde ni ahaaaağğ diye camlara doğru öyle bir atıldım ki zavallı ne olduğunu şaşırdı. Neyse. Hava şu an bariz kapalı ve esiyor. Hatta neredeyse optimistliğin, kandidliğin sınırlarını zorlayıp yağmur bile yağacak diyeceğim. Hani, bu muydu o 'mighty çarşamba'? N'ooldu? Gayet serin şu an hava önceki iki güne göre. Birazdan şakır şakır yağmur yağarsa bile hiç şaşırmayacağım, artık meteorolojiye hiç güvenim kalmadı. Aslında bu biraz iyi bişey, çünkü önümüzdeki bir kaç günü yine arabistan çölü sıcağı göstermişti. Artık hayata daha pembe gözlüklerle bakıyorum.

Dün rüyamda öyle bir yağmur yağıyordu ki, etrafı sel götürüyordu. Ve biz bu selin, çamur deryasının içinde pür neşe, ağzımız kulaklarımızda, etrafa koşturuyorduk. Baya selin içinde oynuyorduk diyebilirim. Yanımda kim vardı hatırlamıyorum tabii, o sırada yağmur yağması olayına yoğunlaşmıştım. Valla şu an iki damla yağmur damlası düşsün, çok ciddiyim kendimi sokaklara atacağım. Zaten hava şu an çok güzel esiyor. Ha ha ha!!! Doğa çok cin bi oluşum, allah karetsin seviyom lağn!
T.

Not: Madem meteorolojiyi hicvettik, bari kültür bakanlığınada iki çift laf edeyim (bu gidişle bu blog izlenecek, rtük kararıyla kapatılacak - olsun sükse yapar ni aha). Marmaris Bale Günleri adlı nadide oluşumun kaynak (a.k.a para) yetersizliğinden dolayı başladığı gün bitmesine seyirci kalınıyor ya, ben artık ne diyeceğimi ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Sayın kültür bakanımız bir camiiye ayaküstü cüzdanını çıkarıp 1000 ytl bağışta bulunabiliyor ama. Madem böyle bir kapasite var, o halde niye 'kültür' alanında hiç kullanılmıyor? Hani 'kültür bakanlığı', o hesap yani. Neyse.

Not II: Ah işte, sonunda yangın da çıktı (çıkmıştı zaten de, yakında çıktı yani). Ben bunu yazarken eş zamanlı olarak yan sokaktan bi itfaiye aracı geçti, sirenleri açıktı. Eğer sahiden bi yangınsa, ben bunu buraya yazdım (araştırmacı gazetecilik blogculuk).

26 Haziran 2007 Salı

Grönland'a değil de Dublin'e, Cork'a neyin var bir uçak elbet ve de ben gitmeye sadece can değil neyim varsa atıyorum!

Can sıkıntısı denen kavrama benzeyen zımbırtının ve de sosyal hayatın yürürlükte olup olmadığının bir göstergesi olsaydı eğer (ki bu simste social ve fun ibrelerine denk düşüyor olurdu hatta bu ikisinin kombosu olurdu) benim can sıkıntım ve asosyalliğim şu an sanırım (sanmam aslında, zira eminim) o göstergenin narin ve hassas yapılı cam tüpünü vahşice kırıp geçmek suretiyle şiddetli bir azim ve istikrarla cehennemin dibine doğru saatte 400 ila 500 km hızla yol alırdı. Nitekim canımın sıkılması değil artık öldürücü bir şekilde boğazlanması ve de kendimi kırmızı tv koltuğuma zincirlemeye odamı en ufak bir güneş ışıncığının bile girmesine izin vermemeye varacak derecede asosyallik olarak adlandırılmak için bile fazla ilerlemiş bir ruh ve sinir rahatsızlığına sahip olmam söz konusu.
Evet, evet ben ki her allahın günü aynı telefon görüşmesi başlangıcı ritüelini gerçekleştirdiğim sevgili yavrumun nefret ettiği "yaz gelsin, yaz gelsin, gezelim eğlenelim, kavunlu dondurma yiyelim" insanlarından biriyim, şu an yazın gelmiş olmasına binbir küfür saydırmakta, kendisine attırmakta ve ozon tabakasında Ayşe Teyze'nin çamaşır suyunun bile engelleyemeyeceği "Caaart" ses efektli bir delik açmış olan insanoğluna (e o halde tabiyki başta kendime) "İyi b.. yedin! Afferin! E vallahi bıravo!" gibisinden sarkazm dolu tebrik sözcükleri sıralamaktayım. Yani tabağa koyduğum dondurma ben daha yemeye başlamadan eriyik bir bulamaç halini aldı ve de karamlliyle çikolatalı artık birbirinden ayırt edilemez hale geldiyse, bu bir katliam değildir de nedir?
Sıcağın ruh sağlığıma tecavüz etmesi dışında aynı zamanda bu sıcakta dağın tepesinde bir başıma kalmaktan, sıkıntıdan yemek yapıp yapıp yemekten, basen bölgemdeki yağ kütlesini itinayla 5 katı hacmine çıkarmaya çalışmaktan, dışarı çıkıp bir iki değişik insan yüzü görmek istemekten (simsteki meet new people isimli aspiration öğesi), bütün gün gerçek anlamda HİÇ bir şey yapmamaktan o kadar fenalık geldi ki, yukarıdan social bunny ve adını bilmediğim tuhaf Einstein kılıklı psiko amca gelecek sandığım anlar oluyor.
Yani utanmasam, suyla sarhoş olan insan misali halüsinatif etki gösteren bişey yemeden halüsinasyon göreceğim. E ne demişler, "Deliye her gün bayram!". Hatta hiç utanmaz arlanmaz (bakınız: ar nedir, ne değildir? sorgulaması by T.) bir kişi olsam, şimdi şu an geçen gece rüyamda gördüğüm kamınvelt aksanlı sarışın İrlanda menşeli delikanlının yanına astral seyahat yapacağım.
Of yarabbi of! Dört gündür hatta daha da fazladır dışarı çıkmıyor olmanın ve de medeniyete dair tek ses bile duyamamanın (efendime söyleyeyim bir klakson sesi olsun, simitçi amca bağırışı olsun ne bileyim) götürdüğü akli dengem saçma sapan şeyler yazmama neden oluyor. Cem'in (a.k.a Cemşit) her Allah'ın günü Alaçatı'lardan arayıp bana nispet yapması, üstelik Yiğit'le de (a.k.a the dancer + surfer dude) konuşturarak ona da orada olsam çok eğleneceğimi söyletmesi gibi çileden çıkartıcı durumlar da cabası. Birazdan sevgili yavrumu arayıp yazımı okumasını talep edeceğim. Ben bu yarışı açık ara farkla kazandım kanımca ne de olsa T. kişisinin sims oynayaileceği bir bilgisayarı var, benimkisi ise şu an beyninin çatlamış olması nedeniyle servis dışı ve oynadığım yagane ve pek sevgili bilgisayar oyunu olan sims 2 seasons'a bile erişimim yok. Bunun için oturup ağlasam hatta ağlanacak halime gülsem yeridir. (Varolmayan okuyucu kitlesine kendimi ne olur acındırayım ama lütfen!)
K.
Sevgili yavruma not: Beni ciddiye alma sevgili, my dearest T. zira şu an i am high on being bored.
Okuyucuya not: sims adlı oyunun yaratıcılarından hiç bir komisyon almadım, valla.

Grönland'a uçak kalkıyor mudur

Canım sıkılıyor, ey ahali. Yok yok, sıkıntıdan patlamak üzereyim daha ziyade. Yaz mevsimi zaten kavram olarak canımı sıkan birşey. Yaz gelsin diye bi taraflarını yırtan insanları kesinlikle anlayamıyorum, geldi de n'ooldu ki? Dışarısı 50 derece, tembellikten, miskinlikten öleceğim. Bişey yapmaya kalkıp hemen akabinde 'yoh yoh lan hava çok sıcak' diye vazgeçiyorum. Herşeye sıcağı bahane eder oldum. Hoş, bahane edilmeyecek gibi de değil ki, 50 derece!? Şaka gibi.

Dün haberlerde 'sıcak tatili' hakkında toplantı yapıldığını duydum. O an işte o kadar umutsuzluğa kapıldım ki, artık böyle şurama kadar geldiğini anladım. Bardağı taşıran son damla o oldu. Yahu biz iyice b.ku yedik, bundan sonra hep böyle olacak. İnkar etmenin lüzumu yok. Pişecez bundan sonra. Gidip kendimi İrlanda'nın, ne bileyim İskoçya'nın serin dağlarına, yaylalarına vurmak geliyor içimden. Hatta işi abartıp geleceğimi o yönde planlamayı düşünüyorum, mutlaka kuzeye yönelmeliyim. İzlanda'ya, Grönland'a gitmek hedefim. O da kesmezse kuzey kutup noktasına çıkıp bi iglooda yaşamak en büyük hayalim. Yeter yahu, doğa resmen intikam alıyor: "hehehehehh siz ozonu deldiniz, sera etkisi yarattınız, bende sizi kavuracam ni ahahaha!!!"

O değilde, sabahtan beri yaptığım saçma sapan şeyler aklıma geldi şimdi; kaldı ki zaten topu topu üç bilemedin dört tane kayda değer eylem yapmışımdır. Onlar da çok kayda değer olduğundan değil yani, eylem sayılabilesi olanları kastediyorum. Bi kere öğleye kadar uyumak en sinir olduğum şeydir. Ki en çok yaptığım şeylerin de başında geliyor malesef. Saat on iki'de kalktıktan sonra bi daha kendime gelemiyorum, gözler yarı açık yarı kapalı, mutfağın yolunu buluyorum hemen. Zor değil tabii benim için. Yemek yapma / hazırlama özürlüsü olduğum için fiks kahvaltım kornfıleks. Bazı günler kase alıp içine kornfıleks üstüne süt dökmek zorunda olduğum için bile çemkirdiğim oluyor, o zaman direk salona gidip moviemax'i ya da dizimax'i açıyorum. Gerçekten kontrolden çıktım. Ha bi de 'anneeeaa karpuz kesseneeğğ, lütfeeğğnn!' ritüeli var. Bizde bi yaz merasimidir. Daha demin annem kocca bi tabak karpuz getirdi; ben tabağı görür görmez "anneea ohaa nası yicem o kadar karpuzu yoğ artık mide fesadı geçiririm!?" demiş olsam bile (o kadar fazla bi miktardı yani) tabağın üçte ikisini yemekten geri kalmadım. Ve haklıymışım, şu an mide fesadı geçiriyorum. İnsan hep kendiyle olmasına rağmen hala kendisini şaşırtabiliyor, o kadar karpuz yiyebilme kapasitem olduğu hiç aklıma gelmezdi. Yani gelirdi tabii, ama tok karnına sahiden bu kadarı beni bile şaşırttı.

Bir de bugün sims oynarken sıkıntıdan en sevdiğim, tam prototip aile profili çizen van de kamp family'mde ailenin annesine kocasını aldattırdım. Niye yaptım bilmiyorum, çoluklu çocuklu kadındı halbuki. Aslında toddler'ı olsa yaptırmazdım. Ama o kadar sıkılmıştım ki oyun inanılmaz rutin geldi gözüme. Böylece en sevdiğim sim'imi ucuz kadın yapmış oldum. Oldu mu şimdi?

Ay asıl komik olan, sabah (sabah derken?) kalkar kalkmaz direk televizyona yönelip, sanki o an o çok hayati bi görevmiş de onu gerçekleştirmem gerekiyormuş gibi uyurgezer adımlarla zar zor koltuğu tutturup, kendimi tekrar koltuğa atıp, allahtan el mesafesinde olan kumandayı alıp tek bir düğmeye basıp tekrardan onu öteki koltuğa fırlatmak suretiylen karşıma çıkan ilk filmi kararlılıkla izlememdi. Bazen bunu yapıyorum. Ne kadar aptal olursa olsun, dünyanın en gerizekalı filmi dahi olsa, azimle baştan sonra izlediğim filmler oluyor. Bugünkü piyango Beauty Shop diye bi filmdi. Tek iyi yanı Kevin Bacon'ı efemine (hatta eşcinsel? orasını anlayamadım zira kafa yoramadım) bi kuaför olarak görmekti. Allahtan film çok uzun değildi de kendime yaptığım bu işkence kısa sürdü. Kurz und schmerzlos.

Şimdi önümde iki seçenek var: Ya dvd izleyeceğim, ya da dışarı çıkıp insanların arasına karışmayı deneyeceğim, nitekim dün evden hiç dışarı çıkmadım ve social'ım o kadar çok düştü ki (sims oynamayı abartmak) sapıttım. Ama yok, önce hava biraz daha serinlesin. Aslında niye araplar gibi yapmıyoruz, belki de gündüz paso uyuyup yaşamımıza gece devam etmeliyiz? Bana şu dakika çok mantıklı geliyor.
T.

(kübü bunu okuduğun zaman haber ver, hangimizin canı daha çok sıkılıyor kapıştıralım. he he)

25 Haziran 2007 Pazartesi

"there and back again: a little sister's tale" by T.

Gittim, döndüm sayın arkadaşlar. Bir gün bile sürmedi, eğer matematik hesabım beni yanıltmıyorsa (güven olmaz tabii). Çoğu yollarda geçti zaten - iyi ki de geçti, uzun zamandır yolculuk yapmak istiyordum. Araba, karavan ve otobüs yolculuğunu çok seviyorum yahu. Günlerce gidebilirim öyle boş boş. İn cin top oynayan yerlerden alenen geçip gitmek dünyanın en güzel duygularından birisi. Ööyle, upuzun, nereye vardığı belli olmayan, middle of nowhere diyarlardan geçen, sessiz sakin yollar olur ya, koyun beni üstüne. Hiç şikayet etmem. Tır şoförü mü olsam?! Herneyse efenim, 'bu da böyle de bişiy'. Dün saat 13.30 sularında başladığımız Ankara yolculuğumuzun sebebi, pek sevgili aplamın ODTÜ denilen okulumsudan mezun olmasıydı. Okulumsu diyorum, çünkü benim kafamdaki okul imgesinden oldukça farklı bir yer. Ona başka bir zaman ayrıntılı olarak değineceğim. Nitekim şu an saat gecenin 02.21'i ve hiç uykum olmamasına rağmen sıcaktan bayılacağım için yatmayı düşünüyorum. Bilincim kapalı olursa en azından sıcağı hissetmem!? (kafamda senkronize olarak uçuşan soru: insan uyurken bilinci kapalı mıdır? yoksa kapalıysa bu ölmüş olduğu anlamına mı geliyo? hmm).

Allahım bu ne sıcaktır? Hayır normal değil, ondan soruyorum. Sorgulamak manasında. Bugün zavallı mezunlar ODTÜ stadyumunda saatlerce güneşin alnında beklediler ya, ben onlara yanarım. Hadi mezun oluyoz bari sesimizi çıkarmayalım diye şikayet etmediler pek, çaktırmadılar, ama yine de öyle bi piştiler kiii ('o ne tilkidir oooo' tonuyla söylenmeli). Bi de babamın 'ankara'ya gidip napıcaz? dolaşalım biraz. şuraya uğrayalım, buraya uğrayalım, şurda çay içelim, burada yimah yiyelim' diye alakalı alakasız heryerde durması ve benim istikrarlı olarak çişimin gelmesi sonucu akşamın bir kör saati vardığımız Ankara'da derin bir oh çekmekten kendimi alamadım. Ne rutubet ne bişiy! Tamam orası da sıcak, ama insanı intihara teşvik edecek kadar değil. En azından kendini hissettirmiyor. "Kardeş, havam sıcaktır, ama kendi halimde takılıyorum ben, kusuruma bakma' gibi yani. Hmm.. Herneyse, ne diyordum?

Hah! Mezuniyet... Tabii ki çok şamataydı. Ablam alttan iki ders bıraktığı için bizde 'hohoaha kızımız mezun oluyo lağn!' havası pek oluşmadı, ama yine de bi duygu seli yaşamadık değil. Babam yalnız özel olarak elektrik elektronik mühendislerine daha çok duygu gösterisi yaptı. Meslektaşlarım diyor. Hay allahım. Bu arada okul birincileri, ikincileri ve üçüncüleri yine hep bu bölümdendi gizemli bir şekilde. Sorgulamadım, ama babam çok sevindi. Bi ara ablamı unuttu.

Tören sonrasında ise 'fotoğraf çekeliğeem!!?!' telaşı içinde bi ara aplamın ilkokuldan arkadaşı (şu an aynı üniversite + aynı bölüm + aynı ev) pek bi sevdiğim çılgın Bilun (kendisi, 'bu ne ki şimdi yağ!? ben bu sıcakta cüppeyle oturmam! gereksiz yere antuziazm! protokol falan, nahoş. ben veli klasmanından katılıp izleyecem sadece!' diye çemkirip, olaya sahiden seyirci olarak katılıp bizi çok güldürmüştür) beni bi ara 'gieel gieel' el hareketiyle yanlarına çağırıp, akabinde çevik bir hareketle o sırada aplamların yanında duran başka bi odtü öğrencisinin (ya da mezunu? sorgula butonu off) tabiri caizse önüne atmıştır: Bah çocuum, bu abi odtü piskolojiden, KONUŞ!. O an tabii ki atlatamadığım şok içerisinde gevelediğim bir kaç kelimeden sonra olay mahallini hızla terkettim sanırsam. Zira hatırlayamıyorum.

İşte böyle eğlenceli şeyler oldu mezuniyette. Her zaman olduğu gibi aplamı bir kez daha çok kıskandım. (previously on tuğçe's jealousy: the öğrenci evi issue, the ankara issue, the odtü issue, the karetta karettalar issue, vb.)

Şu an mezuniyetten aklıma tek gelen şey ise, geçitte bölümlerden birinin taşıdığı pankart: Sıcak, daha da sıcak olacak! (stadyumun merdivenlerinde güneşin altında oturan velilere ithafen).
T.

24 Haziran 2007 Pazar

Get me away from here, i'm dying

Yarabbi! Günlerin en yorucusu ve en içte ukte bırakıcısı! Öğlen gelen misafirlerimiz, yeni kalkıyorlar, hatta kalktılar geçirildiler bile. Yaptığım yemekler beğenilmiş, afiyetle yenmiş ah ah nasıl kabardı egom, pek mutlu oldum.
Neyse efendim, sabahtan kalkıp tatlıydı salataydı bıt bıt derken sevgili yavrumdan gelen bir mesaj beni gerçek dünyaya döndürdü. Ankara'ya giderkene oturmuşlar ağaçlı mağaçlı pastoral ortamlı bi çay bahçesinde oturmuşlar, çay içiyorlarmış. Oh, keyfe bak! Aklımda canlandı serin serin şöyle kavak ağaçları falan, renkli bir çay tabağı olan demli bir bardak çay. Daha sonra meyveli tartımın jölesini üzerine dökerken Cemşit aramıştı hatırladım, onu aradım. Yiğit (as known as the salsa guy) çıktı telefona Cem'in kendine has ses tonunu taklit etmeye çalışarak. Kandıramadı beni. Bir nispet de onlardan geldi. Alaçatı'dalarmış efendim, çok güzelmiş falan fişman. İmrendim yahu. Denizli güneşli tatilden hiç haz etmediğim, hele hele bu tip tatillerin sevdiğim neredeyse tek yanı hindistan cevizi kokulu güneş yağları olduğu halde, çok içlendim. Herkes de bir yerlerde, ben de burada, İstanbul il sınırının pek de içinde olamayan evimde, kabul günü yapan hamarat ev hanımı misali, misafir ağırla, çocuk bak vs. geçiriyorum işte öyle günlerimi. E geçinip gidiyoruz işte şekerim n'apalım?
K.

23 Haziran 2007 Cumartesi

Özel mi özel arabası olup, bastılar mı gaza gidenleri kıskanıyorum!

O kadar konser yalan oluyor alarmları vermek boşa olmasa gerekti; çünkü Cülyın Loyd Vebır 17. yüzyıldan kalma enstrümanıyla ülkemize gelip konserini verdi, izleyenlerin ağzından sular seller fışkırttı ve de gitti. Gitti. Biz gittik mi Tuçem? Hayıırr. Neden? Ulaşım problemi yaşadık?! Şu dakikadan sonra istediğimiz kadar kontr argüman bulmaya kasalım: diyelim ki: "Aa ama tırnağımı çektiler gidemezdim", "Aa ayağımı ikinci kez burktum gidemezdim", "Yok artık konser sırasında yandım anam ahh ayağımmm diye bağırmaktan iyidir aaa nası gidecektim bu halde??"... Ama çok iyi biliyoruz ki değil tırnağını çekmek ayağını koparsalar bile o konsere giderdin (kanında var ne de olsa, bakınız: ablanın ayağından ameliyat olup akağbinde Rolling Stones konserine gitmesi).
Aman yarabbi! Ulaşma ve ulaştırılma sorunu bir kez daha can yaktı sevgili okuyucu! Bu sorun genelde herkesin, allahın bile unuttuğu bir dağda yaşayan benim canımı yakardı bu kez sevgili yavrumunkini de yaktı. En azından yanlız değilim. Bu da böyle birşiy.
Neden araba kullanamıyorum? Neden? Neden?
K.

21 Haziran 2007 Perşembe

Julian Lloyd Webber geliyiğ!


Julian Lloyd Webber, fazla söze gerek yok. Dünyanın yaşayan en iyi çellistlerinden. Ve Türkiye'ye, hatta İstanbul'a, hatta yarın geliyor. Hem de dağ gibin daş gibin bir programla geliyor. Öyle bir program ki, okuduğum an yaşadığım duygu seli sonucu gözlerimi yaşartan cinsten bir seçmece. Bu konser, haliyle Aya İrini'de olacak: seçkin insan, seçkin ortam, seçkin akustik korelasyonu mu desem. Herneyse, bu müthiş insan, Lloyd-Webber ailesinin en bi sevdiğim üyesi, oturduğum kente, tabiri caizse 'ayağıma' geliyor; ama yok. Yine de yaranamıyor. Kendisini kanlı canlı görebilmem için beni evimden alıp konser salonuna bizzat bırakması mı gerek? Dünyaca ünlü adam yaşadığım yere geliyor, daha ne yapsın? Bu adam biniyor uçağa İstanbul'a geliyor, tamam müzisyendir, konser verecek, işi bu; ama ben, hayranıyım, işte şöyle taparım kendisine, yemiyorum içmiyorum (nerdee) adamın doldurduğu bütün kayıtları dinliyorum, 'gad bıles loyd vebır femıli!' diye dolanıyorum ortalıkta, ama adam ayağıma kadar geldiğinde konserinden gecenin bi yarısı midıl of nover bi yerden nasıl dönecem ya! şeklinde acı ve trajik bir gerçek yüzüme çarptığında bütün bunlar önemsiz oluyor. Hakkaten ya, Aya İrini'den nasıl dönücem ben!? Babam senin problemin diyor. Ee? Sonuç? Çözümle gelin bana kardeşim. Bu mudur yani? Konser yalan mı olacak? Böylesine sudan sebepten, sıfat bulamayacağım kadar önemsiz bişey yüzünden mi? Ulaşım problemi? Ulan adam İstanbul'da!? Aa bende!? O zaman? Yoh, taksiye, otobüse binemem paranoyağım. Babam ilgilenmedi. Ordan eve de yürüyemem. Alla alla. Bi dakka, nasıl dönücem peki? Dönemiceksem konsere nasıl gidicem? 'Yalan oluyo alarmı' mı çalmaya başladı? ('sular mı yandı? neden tunca benziyor mermer?' - !)


Sahiden ben nasıl dönücem ya bu konserden. Düşünmeli onu bi böyle de bişiy. &%^!?.

Culyın Loyd Vebır mı dedin?

Culyın Loyd Vebır evribadi ! Şak şak şak !!!

Kübüme not: Geçenlerde Ara Kafe'de yaşadığıma benzer bi furıstirasyon yaşamaktayım. Anladın sen onu çoktan zatende. Aaah ah, hayatı sorgula butonu nerede, kızıl havaları seyret ki akşam olmakta leğn! Nasıl dönücem akşamın o kör saatinde Aya İrini'den ben, paranoyağım ben, siti layf açmıyo beni! Hıh!
T.

Moleskine bey amca


Sıkeçbuk aldım kendime, ha ha! Allam çok sempatik, sürekli elimde taşıyıp duruyorum. Kısmetse birazdan doldurmaya başlayacağım. O değilde, şimdi bu sıkeçbuk ya, benim buna çizmeye başlamadan önce başka bi rendım sıkeçbukta çizmem lazım önce çizeceğim şeyi. Yok yok, benim gibi takıntılı bünyelere iyi gelmez bu Moleskine'ler. Fetiş objesi mübarek.
T.


Not: Şu hale bakın aman tanrım! Yoğ artık! Hepsini almalıyım! Hepsi benim olmalı!!! May pıreşıs! Nİ A HA HA HA!!! Müzik notbukunu bile istiyorum, beste yapıcak kadar solfej bilgim yok ama olsun! Poroblem değil orası yani! Fazla şekilli olmuş bunlar, dayanamıycam! Şu rafın hali nedir, getirin onları bana! -- *system failure*

20 Haziran 2007 Çarşamba

!

Yazı yazamayacak kadar mutsuz olmak zor şey,
Yazı yazamayacak kadar mutsuz olup, içini dökecek yer aramak daha zor,
Yaşanan ikilemlerin bununla sınırlı kalmadığını bilmek, onları açıkça söyleyememek zor şey,
Yorgun düşüp saklamaktan vazgeçmek istemek daha zor,
Yıllardır yok etmeye çalıştığın dileği, yıllardır vazgeçmeden umduğunu farketmekse en zoru!
K.

19 Haziran 2007 Salı

Dı balet ekspiriyıns vol.2

Şu balet gördüm sendromuna ben de kendi iç döküntülerimi sunarak katkıda bulunayım dedim, nitekim yazmazsam ağlayacağım ya da kendimi doğrayacağım(vahşete gerek yoktu ama işte öyle birşiy). Neyse efenim sevgili kardeşimin ve de okulumuzun güzide balerini Elif'in aynı zamanda yine okulumuz öğrencisi Yiğit'in (a.k.a salsa da yaparım parlak pantolonla havam var?!) kardeşinin bale resitalindeydik pek sevgili Tuğçe hanfendiyle (ki bu kadarını çoktan anlamışsınızdır bile yani neden yazdım bilmiyorum, giriş yapayım dedim herhalde). Zaten önceden de haberi alındığı üzere okulun öğrenci kadrosunun neredeyse hepsinin kız olması(neredeyse çünkü iki mini mini ve aşırı sevimli baletleri vardı) nedeniyle soloist bir erkeğe ihtiyaç duyuluyormuş. Bundan dolayı dışarıdan bir adet karizma olayını yardırmış selvi boylu, ince bacaklı(aman yarabbi o kollarımdan bile ince, dokunsam kırılacakmış gibi incecik bacaklar üzerimde tuhaf bir bayıltıcı etkiye sahipti nedense!!) bir balet ithal edilmişti. Aaah ah!
Zaten deneyimimizin buraya kadarı ve "ne olurasan ol, bale yapıyorsan gel " isimli felsefemiz Tuğçe kişisi tarafından zaten anlatılmıştı. Yazının bu kısmından itibaren ben size şu şahsiyeti internetten aratıp da bugün sabah saatlerinde nasıl bir "frustration"a(kendisi hayal kırıklığı demek/psikoloji dersinin insana katkıları) uğradığımızı anlatacağım. Şöyle ki, biz tabiyki uyanır uyanmaz (kahvaltıdan sonra oluyor tabi yoh bi de öğün mü atlayacağdıh aaa; o göbeği yapmak, beslemek, büyütmek kolay iş mi??) bu şahsiyeti internet isimli güzide kaynaktan araştırmak suretiyle çeşitli forumlarda rendım yazılarını bulduk ve kendisinin "balettir nazik çocuk, romantik, kadın ruhundan anlar" yaklaşımının aksini kanıtlayan abazaca yazılarını bulup alt takımlarıyla beyninin yerini değiştirmiş erkeklerin sevişken kafa yapısından pek de farklı bir yapıya sahip olmadığını farkettik. Gelsin hayallerin suya düşmesi, hüsran, XY kromozomlu her türlü yaratığa duyulan nefret, vs...
Kendime not: Ya gördüğünle yetin, açıp kimsenin hayat hikayesini neyin araştırma ya da görünüşe sakın aldanma. Ayrıcaaa, her balet -aynı her müzisyen gibi- adam olacak diye bir kaide yoktur, hele hele icra edilen sanatsal aktivitenin albenisiyle bu icraatı yapan kişinin olmayan albenisini birbirine karıştırmak en olmayacak iştir, zira sonra bu kişilerin karakter yapısının herhangi bir magandadan farksız olduğu gerçeğiyle karşılaşılır (yaşadım gördüm; yani sadece söz konusu balet için geçerli değil bu söylenenler).
K.

Balet gördüm sendromu

Dün AKM'deydik. Uzun zaman olmuştu gitmeyeli, özlemişiz. Tekrar o atmosferi solumak iyi geldi; bi yandan da bünyemizde sonu gelmeyen 'bu sezon niye hiç konsere gelmedik?!!' hezeyanlarına sebebiyet verdi ama işte, geçti bolunun pazarı (bu lafı çok seviyorum). Şimdi biz bu kuzey afrika yaz sıcağında (kaynak: sabah gazetesi) konserde konsiieeer diye istediğimiz kadar dövünelim, her birine itinayla takma isim verdiğimiz sayın istanbul devlet senfoni orkestrası üyeleri ülkemizin çeşitli güney kıyılarına doğru yol almışlardır bile. Ya hakkaten. Şu an bu acı gerçek bana fazla trajik geldi. Bünyemizdeki reddetme eğilimi o kadar fazla ki, dün Kübra'yla AKM'de panolara bakarken operanın da tatile girmiş olduğu gerçeğini ignor ederek kendi kendimize, şuna da gidelim, buna da gidelim, bah bu da güzel diye program yapmaya bile teşebbüs ettik. Herneyse. En iyisi ben saadete geleyim.

Dün Kübü'nün pek sevgili kardeşinin gittiği Kalamış Bale Okulu'nun AKM'de sene sonu gösterisi vardı. Çok güzel hazırlanmış yavrucaklar, izlerken pek duygulandık. Harcanan emekler sonucunu fazlasıyla gösterdi. Gerçekten çok etkileyici bi gösteri sundular. Pek çok kez tüylerimin diken diken olduğunu hatırlıyorum. Bale çok güzel şey ya. Hayata tekrar gelirsem balerin olucam! Hıh! (kıskanıyosun bari belli etme). Şaka bi yana gösteriden önce kuliste oraya buraya koşturup 'hı hı demek sanatçılar burada takılıyo, kih kih!! sahneye kafamı uzatiim mi amca? deneyim olsun, noluur' diye eğlenirken iki çift laf etme olanağı bulduğumuz balerinlere itinayla 'biliyomusunuz biz sizi çok kıskanıyoruğz!' diye itiraflarda bulunduk. Ama neyse ki, insanoğlunun iyiliği için, biz baleye el atmamışız. Belki de böylesi daha iyidir, he he. Ben kendimi konservatuvardakilerin herhangi bi bale resitalinde hiç düşünemiyorum asıl. Herhalde overdose olurdum. Hiç unutmam, bir gün öğrenci işlerinde bir balet görmüştüm. Kendisi Amerika'dan mı biyerden burs almıştı, onun için kağıt işlerini halletmeye çalışıyordu. Pelin'le onun için yaşadığımız hayranlık hissiyatının haddi hesabı yoktur. Resmen yunan tanrısıymış muamelesi yapmıştık, ağzımız bi karış açık, gözlerimiz japon çizgi filmlerindeki gibi kocaman kocaman. O kadar duygulanmıştım ki gözlerim yaşarmıştı (çok daş balet gördüm sendromu desene sen şuna hele bir). İşte aynı sendromu dün de yaşadık, bu sefer Kübü'yle. Konservatuvardan özel olarak ithal edilen bir adet balet, sahneye adımını atar atmaz bizi büyülemeyi başardı. Ha 'başardı' diyorum ama bizi büyülemesi zaten çok zor bi iş değildi, zira kendisi adı üstünde bir adet balet. Onca kızın arasında harem ağası misali pır pır hoplayıp zıplarken kendisini her ayrıntısıyla inceledik. Çok güzel dans ediyordi valla. Umarım upuzuuun ve başarılı bi kariyeri olur da ülkemizi yurtdışılarında neyin temsil eder, herkes 'vay be türk baletler ne kadar da güzel dans ediyor' der. Yalnız şunu farkettim, kendisi yalnızca balet kontenjanındaki yadsınamaz eksikliği (başka bi deyişle boş küme - ama yok aslında iki tane minicik, billy elliot misali balet vardı ve bağrımıza bastık) bir nebze gidermek için konservatuvardan temin edilmiş olduğu gerçeğiyle çok kısa bi süre dansedip sonra sırra kadem bastı. Fakat biz neredeyse bütün gösteri boyunca laf arasında ondan bahsedip durduk (karizmasıyla iz bırakmak böyle bişey olsa gerek). Hatta hakkında senaryo bile yazmayı ihmal etmedik, beş dakkada ne teoriler ürettik: 'Ohoo bence o dansını yapıp çoktaaan taksim gecelerine akmıştır bile! Yoğ bi de izleyeceğdi!! Porofesyonel o!'. Bi türlü havasından geçemedik yani, heh. Çok etkilenmişiz yahu. Biraz fazla mı olmuş ne. / (eşzamanlı dipnot: az önce üstümüzden bi uçak yalpalayarak geçti, düşerse ben bunu buraya yazdım - araştırmacı gazetecilik blogculuk).

İşte böyle de bişiy. Bişeyler daha yazacaktım ama uçak yüzünden unuttum. Neyse. Yaşasın balet popülasyonu!
T.

17 Haziran 2007 Pazar

Sol ayağım

Eveet, hayırlısıyla 2007 yaz mevsiminin ilk kazasıyla sakarlık sezonunu açmış bulundum! Görünmez kazada bir numara sakarlık gurusu ben şahsen kendim düz yolda yürürken olmasa bile bu sefer, merdivenden inerkene ayağımı üzerinize afiyet pek şekilli burkmuş durumdayım. Şu an kendisi x ekseni misali yatay pozisyonda uzanıp "ohh! bugün bilmemkaçyüzton çeken Kübünün ağırlığını sağ ayağa yükledik, işler rahat" modunda keyif çatmakla meşgul. Gelin görün ki ben, bunun acısıyla suratımı ekşite ekşite yüz felci, aman ayağımı çarpmayayım diye gerile gerile sekiz adlı rakamın formunu aldım. Bakalım yarın sabahın kargaların kahvaltılarına başlamadıkları kör saatinden, gecenin bi yarısına kadar hala ayakta kalmayı nasıl başaracağım?(i'm a survivor mode on)
İşin komik yanı şu ki, pek sevgili Tuğçe hanfendi de ayak (hatta onunki de sol galiba) acısından muzdarip, onunki pek bir kronik ama olsun. Kalp kalbe karşı anladık da kardeşim, ayak da ayağa mı karşı yani?! Şu dünyada pek tuhaf şeyler dönüyor azizim, peh!
K.

Bir garip rüya

Sıcaklardan mıdır bilmiyorum, son zamanlarda epey çılgın rüyalar görmeye başladım. Ki ben genelde gördüğüm rüyaları pek hatırlamam. Dün akşam itibariyle gördüğüm rüya ise beni hallice dumurlardan dumurlara sürükledi. Rüyamda yer ve zaman belirsizdi, zaten mekanlar da sürekli değişiyordu, ama ben bu sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi davranmaktaydım niyeyse. Hatırlayabildiğim kadarıyla rüya iki bölümdü (pilan tematik eşliğinde rüyamı ekispiresyon ekrit yazacağım). İlkinde gerçekten g.tün açık kalması sonucu görmeyi başardığımı zannediyorum, nitekim Keith Richards kişisiyle bir sohpet gerçekleştiriyordum, üstelik kendisi şakır şakır türkçe konuşmaktaydı. Bilinçaltı nasıl bir yerdir, çalışma pirensibi nedir, hiç bilmezdim, ama artık gerçekten akıl sır erdiremeyeceğime ikna oldum. Olaylar şöyle gelişti: Akşam vaktiydi ve Keith Richards ile yüzünü hatırlayamadığım, bana tesadüfen tanıdık çıkan bi kişi (ama aslında kim olduğu hakkında en ufak bi fikrim yok) karşılıklı oturup konuşmaktaydı. Keith Richards her zaman ki gibi sılov moğşında hareket ediyor, aynı ses tonuyla fakat türkçe konuşuyordu. Bunu önemsememekle (!) beraber kendisinin Keith Richards olmasından ötürü (ünlü gördüm! sendromu) kendimi yaklaşmaktan alıkoyamadım. Pür heves pür neşe koştura koştura yanına vardım ve direk bodoslama dalarak '98 yılında İstanbul'a geldiklerinde o gün ablamın ayağından ameliyat olduğunu, ama ayağında pansumanla konserlerine gittiğini, eğer önündeki kişi zıplayayım derken ayağına bassaydı herhalde acıdan öleceğini, gevrek gevrek gülerek anlatmaya başladım. Kiğt riçırds'da arada bi başını sallıyor, 'hmm..', 'öyle mi', 'ne güzel' diyordu. Beni can kulağıyla dinlemediğinden neredeyse emindim. Sonrasını hatırlamıyorum, sanki birisi başka bi kaset koymuşçasına bi anda ortam değiştirdim. Bu sefer yine geceydi, yanımda bazı insanlar vardı, yine rüyada tanıyordum ama gerçekte tanımıyordum. Bu rüyanın ana teması ise benim sihirli güçlerim olduğunu iddia etmemdi. Ama işin garibi, rüyada sihirli gücüm falan olmadığını biliyordum, ama zor bi durumda kaldığımda tıpkı heroes'daki hiro'nun yüzünün aldığı şekli alıp sihirli gücüm varmış gibi davranıyordum. Ve oluyoduda?! Rüya boyunca bi sürü zor durumda kalıp işi böyle kotardım. Ama tek hatırladığım, otoyolda giderken birden bütün ışıkların sönmesi ve her tarafın kapkaranlık olmasıydı. Sonra ben 'heeh benim zaten süper gücüm var bakınız şimdi hiç bi yere çarpmadan gideceğim, ama süper güçsüz olanları bilemem ben' diye hava atıyordum. İşin burası belki sadece komik, ama rüyada araba dolu kapkaranlık bi otoyoldan kendinden emin ve o kadar hızlı gitmek gerçekten çok güzel bi histi. İşte böyle de birşiy!
T.

Babam olasıcalar vol. II

Pek kıymetli Kübücüğüm, kalbin kalbe karşı olması böyle birşey olsa gerek, yazdığın yazıyı okumaktayken daha senin sıralamandayken kendi alternatif babalarım kafamın içinde uçuşmaya başlamıştı bile (benmerkezciyim mesajı verdim). Ve aslında şaşılmayacak bir biçimde, sıraları hafif bir farklılık göstermekle birlikte, bu isimlerin Ara Güler hariç hepisi aklıma ilk gelenlerdi. (Babam olarak benimseyemem, ama Ara Güler'e havada karada saygıda kusur etmeyiz, o ayrı). Gelelim benim alternatif babalar listeme, ehem ehem:

- Tabii ki de dünyanın en babacan, en çılgın, en maceracı, en hayvansever, en gözüpek, ama aynı zamanda en bi bağrımıza basılası görüntüsüyle idolüm, merhum Steve Irwin (ideal baba).

- En bi sevimli çekik insan, sımeşink pampkins'in alçakgönüllü karizması James Iha (egzotik baba).

- Lost adasının babası, dengesizi, ama insanı itaat etmeye teşvik eden ses tonuyla en bi değerli Benjamin Linus (tekinsiz baba).

- Her ne kadar yeni örgülü saçları ve gurur duymadığımız kırk yaş üstüne mahsus g.tü göbeğiyle insanı çileden çıkartmaya çalışan, artık deri pantolon giydiğimiydi fazla kiloları fırtlayan Axl Rose (asi baba).

- Biritiş de biritiş diye serzenişlerimizin baş nedenlerinden, Paul Bettany (sarışın baba).

- Seattle Grace hastanesinin en bi cerrah karizmasına, otoritesine ve rahatlığına sahip, elinde kesici delici aletlerle her daim ameliyata hazır bekleyen Preston Burke (cerrah baba). (ps: hayır Kübücüm, Sloan değil, baba diyoruz).

- Heroes dizisinde işallah bütün hero'lar telef olana kadar durmayacak, sandy cohen kaşlı piskopat Sylar (süğpır hiro baba).

- Hayatımın fon müzüünü yapan, sıfat bulamadığım grup arcade fire'ın beyni, sarı küt saçlısı, boğuk ses tonlusu Win Butler (müzisyen baba).

- Hakkında hazırladığım ödevi bir türlü bitiremediğim, ama her fırsatta ve her yerde çok şahane yaptığımı lanse ettiğim, tüm zamanların şairi (başlığada böyle yazdıydım, ha ha), ben johnson'ın 'kuğusu', William Shakespeare (şair baba).

- En bi favori çellistim, Daniel Müller-Schott (çellist baba).

- Kabak kafasını benimseyemediğim, son zamanlarda sanırım andropoz geçiren, ama olsun bi zamanlar daş gibi grubu vardı, daş gibi şarkıları vardı diye kendime idol edindiğim Billy Corgan (arıza baba).

- Yaptıklarıyla beni hayata karşı inanılmaz derecelerde inspayırt eden boomtown rats kişisi, dünya insanı Bob Geldof (idealist baba).

- Sorumsuz insanlara çemkirmesiyle beni benden alan, alakalı alakasız her taşın altından çıkan, ama çok güzel konuşan Bono amca (politik baba).

Vs. vs. diye gider bu. Bu listenin içine daha onlarca isim ekleyebilirim, hele bir de yüzyıl farkını gözardı edersek. Efendime söyleyeyim türkçeye çevrildiği tarafımdan meçhul olan Alfred de Musset ve toplum sözleşmesiyle hem bana fazladan bi 80 puanlık not, hem de yeni bi bakış açısı kazandıran Rousseau'nun babam olması herhalde benim tarafımdan kişisel gelişimim adına epey bir artı puan olurdu. Öte yandan İngiliz kraliyet ailesinden olmasıyla bünyemizde sevgi kabarcıkları oluşturan Prens William (aristokrat baba) ayrı bir alternatif baba adayı benim için. Her neyse... Kübüm iyi ki bir konu açtın, dolu muymuşum neyim, sapır sapır yazdım, yaz yaz bitmedi. Aklıma gelenleri pat pat yazdım hemde, sıraya bile sokmadım, atlarım mazallah diye. Sanki alınacaklar. Sanki şu dünyada sevdiğim bütün insanları babam olarak görmek istiyormuşum gibi. Dur bi dakka. Sanırım öyle! Hmm... Evet ama niye olmasın? Bu insanlar babam olsa gerçekten güzel olurdu tabii, ama benim bayolacikıl babam zaten bunları cebinden çıkardığı içün (*sources needed*) bu listenin zaten ol taym feyvırıtı ve toktoğan nambır van'ı olmaya hak kazanmıştır. Babalar günün kutlu ossun Nadi! Vüü

T.

Babam olasıcalar

Efendim, bugünün babalar günü olması vesilesiyle kafamda mini mini bir ampul hoş bir ses efektiyle yanıverdi (yanlış anlaşılmalara mahal vermeyeyim: herhangi bir politik propaganda amacı güdülmemektedir, ampul falan). Arada sırada derin bir of çekip "bıttırıbıt da benim babam olsaydı ne güzel olurdu!..." şeklindeki hayallerimi ya da "pardon beyim, size baba diyebilir miyim?" türevi sorular yöneltmek istediğim değerli kişileri şöyle bir düzene sokayım dedim. Evet, bu ulvi göreve kendim tarafından laik görülen değerli şahsiyetler şunlar:

  1. İngiltere'nin ve kanımca Dünya'nın en karizmatik, en pratik, en brit, en sevimli, en ergonomik, en sarışın, en neykıd şefi sayın Jamie Oliver beyefendi.
  2. Cinyısların cinyısı, dinleyenleri içinde bulundukları zamandan, mekandan vs. koparıp nereye isterse götürebilecek kapasitede kozmik gücü olan bir sese sahip, biricik redyohed insanı, saygıdeğer müzik adamı Thom Yorke.
  3. Kültürel gelişmişlik kulvarında herkese tur bindirmiş, konuştuğu sırada karşısındakinin kafasının önce 70 derecelik bir eğim alarak daha sonra salyaları akacak biçimde ağzının hafifçe açılmasını sağlayan Fransız milletinin dallama olmayan nadir elemanlarından, pek sevgili müdür muavini, öğretmenim canım benim canım benim Paul Georges.
  4. Hızlı yaşayıp genç ölmüş, arkasında o aslında ölmedi kayboldu spekülasyonları bırakıp giden şair, müzisyen, kralların kralı lizırd king Jim Morrison.

Ehem, ee şey aaa, daha fazla kendimi kaptırıp da sonra büyük hayalkırıklıkları yaşamayı engellemek için, akıl ve ruh sağlığımı korumak adına şu an durmam gerekiyor; yalnız son eklemeler: Alfred de Musset, Balzac, Renoir, Joe Strummer.... (ama yüzyıl farkını göz ardı etmekle kalmayıp ancak bu kadar uç isteklerde bulunabilirdim!)
Şunu da söylemeden olmaz şimdi, bu listeyi buraya yazarken aklımdan Tuğçe buraya heralde Bono, Ian Anderson, Ara Güler belki de Billy Corgan'ı eklemek ister diye de düşünmedim değil hani. Yanlış mıyım yavrucum?
K.

Lambadan cin çıksa dilenecekler


Hava çok sıcak! Aslında fazla sıcak, yoksa deprem mi olacak? (hmm, post modern bir şiir denemesi? ) Hava hep bu kadar sıcak olacaksa bundan sonra, bana müsaade arkadaş. Bizim gibi sıcak sevmeyen, güneş açtımıydı afakanlar basan insanları yirmi birinci yüzyılda artık kuzeyinde kuzeyi, en kuzey, hatta kutup noktası paklar. Aah ah. Boşuna north pole dememişler. Şu an şurada olsaydım, şu an burada sıcaktan çemkiriyor olmazdım. Finlandiya'nın dağlarında koşup geyiklerin çektiği kızaklara binmek istiyorum, köpek de olur. Acaba tam şu an işi gücü bırakıp (iş güç derken?) dolabın kapağını açıp içerde Narnia mı aramalıyım? Hazır sıcaktan da piştim, belki halüsilasyon görürüm. Ya da en iyisi sims'i açıp kış mevsiminde oynayayım. Hatta yetinmeyip sim'leri soğukta zorla kar topu oynatıp, snow angel yaptırıp soğuktan dondurayım. Ni aha, evet!
T.

Top 5 @ 00:46 / Nazım kuğoteyşıns

Madem Nazım dedik, o çok ünlü ve değerli laflarından bahis açmamak olmaz. Hatta dur ben buna bir leybıl yapayım özel. Sonradan da yazarız kesin biz manasında. Leydiyiz end centılımın, sevgili Nazım hocamızdan bir kısım seçmece inciler :

5- Geçen Antalya'dan öğrenci geldi

4- Bu/şu/o üniversitenin dekanı benden ders alıyor

3- Beş yüz küsür mühendis yetiştirdim

2- Türkiye'de en çok formülü ben bilirim, ama hiç kullanmam

1- Rasat hataları dersini tek ben verdim


Ah Nazım hoca, şu lafların yerine anlattığın matematik zımbırtılarından hiç olmazsa iki üç tane formül kafamıza gireydi, şu an cinyıs olduyduk. Teeey tey

T.

Dedin sen öyle yani bu da böylede bişiy

Anacım, ben orada çelişki insanıyız dedim, ama bir sor bakayım, niye dedim? (italik yaptım, vurgu manasında bah). Şimdi ben oraya ister idim ki yazayım, ben aslında ay olveyz nov vat ay em tolkink abağt ama senin özel durumunu göz önünde bulundurarak 'çekilim' yapma diye (piskolojim dört geldi) oraya kendime yansıtma yaptım, jest olarak yani sana karşı. Yavrum benim, bir gün gelecek sen kendini 'finlandiya'ya gitmek mi??? çıldırmış olmalısın, hayal kuruyoduk yoğ artık!' derken eş zamanlı olarak kamp başvurusu için tur bürosunun kapısının önünde bulunmaktan vazgeçeceksin. Hatta - Ben buna şimdiden inanıyorum. Hehehe. Sahi, Nazım n'apıyor acaba?

T.

16 Haziran 2007 Cumartesi

Şu çelişki konusuna bir açıklama getireyim

Şimdi sol kolonda uzunca bir yazı var dikkatinizi çektiyse, blogun olmayan amacını bildiren. Sonunda da aman dikkat! bazen çelişki insanıyız yazılı. Aslına bakarsak bu ibare sadece ileride saflığımız, tecrübesizliğimiz kaynağından doğabilecek olası çelişkilere hazır bir bahane sunmak gereksiniminden değil, gerçekten de çelişki insanı olduğumuzdan. Gerçi özünde çelişki insanının allahı olarak adlandırılabilecek dengesizlik anıtı bendeniz, bu paradoks hadisesinde önde pankartı taşıyan kişiyim; fakat sevgili Tuçem yavrum da buraya -iz takısını getirerek aslında her insanın kendi içinde çelişebileceği gerçeğinden yola çıkıp kendini de benden ilan etmiş. Aman diyim, baştan uyarayım, onunkiler değil ama benimkiler can yakar. Yine de özümde iyi bir insanım, iyi niyetliyim, sorunumu kabullenmiş bulunuyorum, en kısa zamanda da dermanı bulunmuş olacak. (Kabullenmek çözmenin yarısıdır zaten değil mi??)
K.

Responding to the random excuses

Sevgili biricik yavrum,
Senin de dediğin gibi bi tek adını spontane bir pratik zeka ürünü olarak yaratabildiğimiz blogumuza ne yazsak sorunsalını atlatmak için bi ara saçma sapan takılmak gerekli. Olacak o kadar artık canım elimiz alışsın aa! Ki bu "saçma sapan takılmak" bile o kadar da saçma değil aslında (en azından benim yazıp da sonra ıyy amma da iyrenç oldu diye sildiğim bugün bunu yaptım yazısından iyi olduğu kesin). Yani demek istediğim dokuzuncu sınıf hocaların halt etmiş bence tu n'écris pas n'importe quoi hatta inanmazsan pseudo londra güncene bak! Şu yaşadığımız sendrom henüz varolmayan okuyucu kitlemizin (ne kitlesi yahu 3-5 kişi işte) yazdıklarımız hakkında ne düşüneceği konusunda fazla takıntılı oluşumuzla ya da sevgili Fransızca derslerinin bünyemize kattığı "her yazının bir planı olmalı, evet evet bir plan!" inancıyla ilgili (psikanaliz de yaptım!). Ama şöyle bir gerçek var: bu bizim blogumuz ve ne istersek yazabiliriz!! Böyle bir özgürlüğe sahip olmanın getirdiği bocalamayla ilk yazılarımızda saçmalamak doğal, ne de olsa yeni bir edebi akım falan başlatma amacı gütmüyoruz. O yüzden planlı yazılar, okuyanların yorumları için şimdilik erken. Neden kimsenin okumayacağı için bu kadar kasılıyoruz ki? Ama ben şu an niye böyle bir açıklama yapma gereği hissettim bilmiyorum. Öyle de bir ciddiyetle yaptım ki bu işi, sanki Dünyayı falan kurtaracağım. Gören de böyle bir açıklamayı yapmak için yeterli donanıma sahibim sanacak. Neyse, ukalalığın lüzumu yok işte. Aslında tek istediğim şey sana katıldığımı söylemekti, yanında biraz saçmaladım. Nasılsa sonra silerim! Anıları boşver. (kendini telkin çabaları...)
K.

Dağınık oda ile arkeolojik kazı ilintisi ve *insert random excuses here*

Bu bi tümevarım sayılır mı merak etmekteyim: Odamı toplamaya kalkıştığımda karşıma evvelaa mutlaka ve kathii surette düzenlenilmesi gerektiğine inandığım onlarca dergi çıkmakta. Apar topar hepücüğünü raflardan indirip, isim isim, ay ay, kategori kategori ('burası dünyayı çok seviyom rafı, bak neyşınıl coografiklerimi koydum!!') dizmek şu hayattaki en büyük hobilerimden birisidir gerçi. Ama sorulması gereken bir soru varsa o da şudur, neden böyle şeyler yazıyorum ki ben buraya şu anda? Zannediyorum ki mantıklı sayılabilecek bir amacım veyahut gayem yok. Tabii odamın toplanmasının tek mümkün yolunun arkeolojik bir kazı organize etmekten geçtiği gerçeğiyle yüzleşip ufuklara doğru derin ve anlamlı bakışlar atmam sayılmazsa. Pek değerli Kübücüğüm, bu bloga ilk yazılan yazı kavramına tecavüz etmiş olmayı ben de istemezdim, fakat sanırsam artık iş işten geçti bile. Aman silmeyesin, anısı var! (Sinema biletini atma, anı olsun! Adada bisiklet kiralama kartısını atma, anı olur ondan bah! Otobüs biletlerini de atma, Bolu dinlenme tesislerinde sabahın dördünde d.tüm dondu anısı o! ... gibi gibiler familyasındandır bu).

Blog kavramıyla henüz samimi ve can ciğer kuzu sarması olamadığımızdan birşeyler çızıktırmaya her kalkıştığımızda katatonik şizofreni geçirmemize bir son verilmesi kanaatindeyim. Bir tek adını kısa sürede bulmayı kotardığımız blogumuzla bütünleşene kadar gönlümüzü gezdirip, gönlümüzden ne koparsa saçmalamak ve boca etmek suretiylen bence bu durumu bertaraf etmek mümkün olabilir. Ne de olsa pilan tematikli ekispıresyon ekrit yazmıyoruz burada. Ama aslında bi dakka, evet şimdi anladım, benim derdim bu, blogu yoksa bi pilan tematik ortamı olarak mı görüyorum? Belki de hala dokuzuncu sınıfta sınav kağıtlarıma hiç şaşmadan yazılan 'tu écris n'importe quoi'ların etkisindeyim? He? olamaz mı? O değilde, hala asıl merak ettiğim, bloga ilk yazılan şey olma özelliğini taşıyan bu 'metin öğesini' niye büyük bi kararlılıkla gavur ettiğim. Olsun ama bu da tarihi belge niteliği taşıyan bi anıdır bi yerde (dinayıl).

t