Dün AKM'deydik. Uzun zaman olmuştu gitmeyeli, özlemişiz. Tekrar o atmosferi solumak iyi geldi; bi yandan da bünyemizde sonu gelmeyen 'bu sezon niye hiç konsere gelmedik?!!' hezeyanlarına sebebiyet verdi ama işte, geçti bolunun pazarı (bu lafı çok seviyorum). Şimdi biz bu kuzey afrika yaz sıcağında (kaynak: sabah gazetesi) konserde konsiieeer diye istediğimiz kadar dövünelim, her birine itinayla takma isim verdiğimiz sayın istanbul devlet senfoni orkestrası üyeleri ülkemizin çeşitli güney kıyılarına doğru yol almışlardır bile. Ya hakkaten. Şu an bu acı gerçek bana fazla trajik geldi. Bünyemizdeki reddetme eğilimi o kadar fazla ki, dün Kübra'yla AKM'de panolara bakarken operanın da tatile girmiş olduğu gerçeğini ignor ederek kendi kendimize, şuna da gidelim, buna da gidelim, bah bu da güzel diye program yapmaya bile teşebbüs ettik. Herneyse. En iyisi ben saadete geleyim.
Dün Kübü'nün pek sevgili kardeşinin gittiği Kalamış Bale Okulu'nun AKM'de sene sonu gösterisi vardı. Çok güzel hazırlanmış yavrucaklar, izlerken pek duygulandık. Harcanan emekler sonucunu fazlasıyla gösterdi. Gerçekten çok etkileyici bi gösteri sundular. Pek çok kez tüylerimin diken diken olduğunu hatırlıyorum. Bale çok güzel şey ya. Hayata tekrar gelirsem balerin olucam! Hıh! (kıskanıyosun bari belli etme). Şaka bi yana gösteriden önce kuliste oraya buraya koşturup 'hı hı demek sanatçılar burada takılıyo, kih kih!! sahneye kafamı uzatiim mi amca? deneyim olsun, noluur' diye eğlenirken iki çift laf etme olanağı bulduğumuz balerinlere itinayla 'biliyomusunuz biz sizi çok kıskanıyoruğz!' diye itiraflarda bulunduk. Ama neyse ki, insanoğlunun iyiliği için, biz baleye el atmamışız. Belki de böylesi daha iyidir, he he. Ben kendimi konservatuvardakilerin herhangi bi bale resitalinde hiç düşünemiyorum asıl. Herhalde overdose olurdum. Hiç unutmam, bir gün öğrenci işlerinde bir balet görmüştüm. Kendisi Amerika'dan mı biyerden burs almıştı, onun için kağıt işlerini halletmeye çalışıyordu. Pelin'le onun için yaşadığımız hayranlık hissiyatının haddi hesabı yoktur. Resmen yunan tanrısıymış muamelesi yapmıştık, ağzımız bi karış açık, gözlerimiz japon çizgi filmlerindeki gibi kocaman kocaman. O kadar duygulanmıştım ki gözlerim yaşarmıştı (çok daş balet gördüm sendromu desene sen şuna hele bir). İşte aynı sendromu dün de yaşadık, bu sefer Kübü'yle. Konservatuvardan özel olarak ithal edilen bir adet balet, sahneye adımını atar atmaz bizi büyülemeyi başardı. Ha 'başardı' diyorum ama bizi büyülemesi zaten çok zor bi iş değildi, zira kendisi adı üstünde bir adet balet. Onca kızın arasında harem ağası misali pır pır hoplayıp zıplarken kendisini her ayrıntısıyla inceledik. Çok güzel dans ediyordi valla. Umarım upuzuuun ve başarılı bi kariyeri olur da ülkemizi yurtdışılarında neyin temsil eder, herkes 'vay be türk baletler ne kadar da güzel dans ediyor' der. Yalnız şunu farkettim, kendisi yalnızca balet kontenjanındaki yadsınamaz eksikliği (başka bi deyişle boş küme - ama yok aslında iki tane minicik, billy elliot misali balet vardı ve bağrımıza bastık) bir nebze gidermek için konservatuvardan temin edilmiş olduğu gerçeğiyle çok kısa bi süre dansedip sonra sırra kadem bastı. Fakat biz neredeyse bütün gösteri boyunca laf arasında ondan bahsedip durduk (karizmasıyla iz bırakmak böyle bişey olsa gerek). Hatta hakkında senaryo bile yazmayı ihmal etmedik, beş dakkada ne teoriler ürettik: 'Ohoo bence o dansını yapıp çoktaaan taksim gecelerine akmıştır bile! Yoğ bi de izleyeceğdi!! Porofesyonel o!'. Bi türlü havasından geçemedik yani, heh. Çok etkilenmişiz yahu. Biraz fazla mı olmuş ne. / (eşzamanlı dipnot: az önce üstümüzden bi uçak yalpalayarak geçti, düşerse ben bunu buraya yazdım - araştırmacı gazetecilik blogculuk).
İşte böyle de bişiy. Bişeyler daha yazacaktım ama uçak yüzünden unuttum. Neyse. Yaşasın balet popülasyonu!
T.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder