28 Aralık 2007 Cuma

Happy F*!%in' New Year!

Yeni yıl geliyor, içimizden biri ise "Neden döndüm Londra'dan?" bunalımında olmakla beraber, bol bol yemekte. Bildireyim dedim.

kKkKkKkKkKkKk

30 Kasım 2007 Cuma

kübü's 5 wishes at this particular moment

1) lose a few pounds
2) get new shoes/clothes
3) travel
4) cook & eat
5) gain a few* pounds (back)

* few: göreceli bir kavramdır

the kkk took my baby away

12 Ekim 2007 Cuma

Bonne fête y'all

Buradan siz değerli insanlara duyurmak istiyorum: Pek sevgili blog-mate'im Kübra ile blog şifremizi unutmayı başardık. Evet bunu gerçekten yapabildik. Hem de hiç tereddüt bile etmeden. Hatta, bu gelişme ortaya çıkardı ki, blog şifresi ile mail adresi şifresini aynı almak, aslında epey aptalca birşeymiş. Ama lütfen, bu noktada takdir edilmek istiyorum, alt tarafı beş altı tane rakam veyahut harften oluşan bir adet yeni şifre üretmeye üşenmek her baba yiğidin harcı mıdır? Kübra'yla birbirimize 'yeaauuğ of salla işte bişiy ne biliim meyıl şifresini yazıver nolcak' deyişimiz hala kulağımda çınlıyor. Gün gelirde şifremizi unutuverirsek (sanki periyodik olarak başıma gelen birşey değilmiş gibi) teknoloji harikası 'Şifremi unuttum?!' butonuna bastığımızda bize yine aynı zavallı şifreyi soracak olduğu o an ki son derece önemli düşüncelerimiz arasında değildi sanırım. Hala olayın şokunu atlatabilmiş değilim.

Herneyse. Uzun zamandır 7/24 süren nahoş tahsil hayatımız nedeniyle güneş doğduktan sonra kalkmak nasip olmadığı için, bugün sabah dokuzda uyanmış ve son derece de uyanık olmama rağmen, saat yaklaşık yarıma kadar yatakta dönüp durarak 'öğlen uyanmak' emelimi gerçekleştirdim. Epeydir bunun hayalini kuruyordum zira.
Her bayram olduğu gibi, bu seferde bayramdan ve bayram havasından nasibimi alamadım. Her bayram sabahı olduğu gibi bomboş bir eve uyandım. Çünkü tatil meraklısı annemler yine geleneği bozmayıp bu üç günü hemen değerlendirelim ama nolur?! anlayışıyla çoktan yola koyulmuşlardı. "Mış" diyorum çünkü benimde sonradan haberim oldu. Hatta neredeler en ufak bir fikrim bile yok. Büyük ihtimal onlarda yolda karar vermişlerdir zaten. Hakkaten, nerede benim annemler?? Niye ben sürekli olarak bir 'hom eloğn - makuley kalkin sendromu' yaşıyorum? Hani bizim geleneğimiz, hani bizim göreneğimiz? Niye ben hayatımda bir kez bile bayram geldi oley oley!! erken kalkın çocuklar ekolüne dahil olamadım? Bayramda çocuğunu evde tek başına bırakıp tatile giden bir benim annemler var herhalde. Aslında oldukça trajik olmasının yanısıra, bazı pozitif yönleride var tabii. Evin her tarafına formalite icabı tıka basa doldurulmuş (sanki bayram ziyaretine insan gelecek bize?!) çikolata ve şekerleri oturup kendi başına yemek, bunu yaparken bir yandan film üzerine film izlemek, eş zamanlı olarak kalabalık ve son derece rahatsız bir ortamda tanımadığın aile üyeleriyle sosyalleşmek zorunda olmamak bunlardan birkaçı. Ben bu yıl telefonları bile açmıyorum. Bayram kültürüne yabancılaşmak böyle birşey olsa gerek. Birinci dereceden aile bireylerinin (anne, baba, dede vs...) bayramını kutlamayıpta, Ramazan falan dinlememiş, her türlü 'un-caiz' aktiviteyi yerine getirmekten kaçınmamış bir arkadaşımın bayramını kutlayıp akabinde kendisinden "höey?" diye bir tepki almam buna pek güzel bir örnek teşkil edebilir.

İyi ki apartmanda arada bir tek tük kapıyı çalan 'bayramınız kutlu ossun' veletleri var. Onlarda olmasa bir gram bayram havası yaşayamacağım. Tabii para yerine henüz yiyemediğim çikolataları uzatıp "ah sevgili çocuum sağol evladım buyur çikolata gözlerinden öperim" dediğim an yüzlerinin fevkalade bir memnuniyetsizlikle düşmeside görülmeye değer doğrusu.
ttt

24 Eylül 2007 Pazartesi

The Comeback* (böyle bir kelime var mı?, yoksa da ben yaptım oldu./neologisme)

Ey ahali!
Uzun zamandır ev/yer/yurt değişikliği kaynaklı internetsizliğimin sonu gelmiş bulunuyor. "İnternet Dünya'nın sen yüce bir buluşusuuğğğn!!" diyerekten eşyasız odamda ve sevgili "ananecim" in evinin diğer köşelerinde inleyen nağmeler üretmekteyim, öyle ki IKEA hayallerimin ve masamın peşini kısa süreli de olsa bıraktım.
Hayat ne güzel, internetten sipariş edilen Beirut sidileri falan. Ne kadar nostalji düşkünü ve de konservatif bir insan olsam da seviyorum şu bilgisayarı. Şirin şey kerata. Çelişkisiz k. pörsın olur mu? Hayatta olmaz.
key pörsın hu despırıtli vants tu bi et yu. key. rayt nav, piliyz emtivi send mi tu gıreyt biritın!

6 Eylül 2007 Perşembe

27 Ağustos 2007 Pazartesi

Yurdum insanı

Hacer
Dur Kadın
Mürvet
Kamil

End of the world party

Dün olduğum yer. Uzun zamandır başıma gelmediği için nasıl bir his olduğunu unuttuğum 'üşümek' hatta 'd.tü donmak' fiillerini itinayla gerçekleştirdim ya, artık başım göğe ermiş sayıyorum.
An itibariyle İstanbul il sınırı içerisinde, bir apartmanın dördüncü katında sıcaktan ensemin pişiyor olmasını ise trajik bir şaka olarak yorumluyorum. Hele ki daha dün bu saatlerde ayağım bizzat toprağa basmaktayken, üstümde bi pike bi battaniye (höst değil, ancak bile kesti), annemle 'ahanda yıldız kayacah ilk ben görecem!?' azmiyle boynumuz tutulana kadar havayı seyrediyorken.
Şimdi baksam ne farkeder, zaten bir tek en son fırlatılan uydu gözüküyor.
İşin en çılgın tarafı, birbirine o kadar da uzak olmayan bu iki yerde ki iklimin akıl almaz derecesinde, insan muhakemesine aykırı olarak birbirinden apayrı olması. Gerçekten sonumuz sandığımızdan yakın olmalı.
Sanki dün uzaydaydım.
T pörsın

26 Ağustos 2007 Pazar

ÖSS what have you done to me? ya da ÖSS ne yaptın dude?

"ÖSS genci olacaz amanın amanın!!" diyerekten eteklerimizin tutuştuğu günler de geride kalacak mıydı? Gerçekten de alfabenin ilk beş harfine en içten küfürlerini sunan, dersaneyle bir ilişiği, bir bağı olan, test çözen gençler olacağımız günler çoooook ama çok uzak gözüküyordu.
Şu andan itibaren yeni mottom: " Say hi to my new mate stress." cümlesidir. Buradan ilgilenen muhterem kişilere arz edilir.

Önümüzdeki günler içinde en çok kullanacağım 5 (beş) özlü söz:
1) Hadi beraber harakiri yapalım.
2) Kaçayım, gideyim buralardan.
3) Banane lan ben simitçi olcam.
4) Nerede benim alternatif evreniiim?
5) İmdat! Durdurun Dünyayı inecek var!

13 Ağustos 2007 Pazartesi

Dünya gözüyle...(dikkat: ... yerine yüzlerce abla, ağabey, ikisi de ya da hiç biri getirilebilir).

İnternetime kavuştum ya buradan tanrıya, sevgili türktelekoma ve bütün yetkililerine teşekkürler yağdırıyorum. Hele de The Good The Bad & The Queen amcamların gelişi zaman aşımına uğramadan geldi ya bir de bu internet. Accayip+süpper mutlu oldum. Hatta "blimey!" (yeni öğrendiğim büyük britanya ünlemlerini hemen kullanayım).
Dünya üzerinde bulunduğum süre zarfı boyunca, kendimin Damon Albarn göreyim, hem de ona "Damon, marry me" (ya da merrimi) veyahut "Hey, Damon mate, you are my hero!" diye sesleneyim isimli vahşi isteklerim oldu. Ve bunların bir gün gerçek olacağı, hem de karizmayı yardırmış Paul Simonon amca (ki buna gün geçmiyor ki karşımıza yeni bir basçı amca çıkmasın sendromu adı veriliyor) sosuyla servis edileceği kesinlikle aklımın mantığımın alamadığı (ki bu ikisinin hal-i hazırda alamadığı pek çok şey var) bir fikirdi.
Ama efendim gelin görün ki bunlar oldu, hem de müthiş oldu. Acaba karşımdaki gerçekten "the one and only Damnon Albarn" mıydı Paul amcam gerçekten mi o kadar sempatik ve dadından yinmezdi bakın bunlara hala inanamıyorum. Ama bütün önüme geçilmelere, omurilik çarpıklığına sebep olacak rahatsız pozisyonlara ve sıcağa rağmen, o mutluluk ve o öküzün tirene bakma büyülenmişliği gerçekten süperdi.
En güzel an; Damon'ın İstanbul ve İzmir'de küçük bir çocukken tek başına dolaştığını ve başına hiç bir kötülük gelmediğini, o yüzden de ülkemizin yerinin bir ayrı olduğunu söylediği andı. Gurur duydum, hatta ay em filetırd.
Hala sorguladığım şeyler; neden The Clash t-shirt'ümü günün anlam ve önemine uygun bir şekilde üzerime geçirmediğim ve o oryantal kökenli repçi amcanın nereden çıktığı, olayının ne olduğudur.
K. pörsın (duygulandım çok, abartmış olabilirim)

11 Ağustos 2007 Cumartesi

the Good, the Bad & the Queen

İştee, uzun zamandır beklediğimiz gün(lerden biri) geldi çattı. Mütevazi blogumuzun isim babaları bu insan-ı kamil kişiler topluluğu, şu an İstanbul il sınırı içerisinde bulunmaktalar. Bizim nacizane varlıklarımız için dayanılmaz derecede aşmış olan bu insanlar, sadece bir araya gelmeleri bile bize bi hayat boyu yetecekken bir de albümleri çıktıktan kısa bir süre sonra ülkemize, yaşadığımız şehire, bir saatlik mesafeye konser (dinleti) vermeye geliyorlar!? Hayat şahane değildir de nedir?
Her üç vakitte bir mütemadiyen ve düzenli olarak 'dünya gözüyle deymın albarn görmeden ölürsem gözüm açık gideeer!!' veya bazen daha şiddetli olarak yaşadığımız, nöbet olarak arada bir gelen 'deymın albarn görmek istiyoruuağağm ben!!!' feryatlarımız bir yere ulaşmış mıdır, yoksa bu bir mucize midir, yoksa Damon Albarn bu egzotik yer merakını artık fazla mı abartıyor bilemeyiz; fakat üzümü yiyip bağını sormamakta fayda var.
Damon Albarn, bir kısım ünlüler gibi sadece Bodrum'un kıta sahanlığından tekneyle geçse (yaz ayları) ortalığı birbirine katıp bir hafta şölen düzenleme kapasitesine sahip olan bizler, hala kendisinin burada olduğuna inanmakta güçlük çeke dursun, Paul Simonon adlı GOD kişinin varlığını nasıl sindireceğiz, onu hiç bilemiyorum. Bu adamı göreyim ben, dünya gözüyle bir göreyim akşam, artık kaç yüz bin tane aspiration point kazanırım orasını günümüz hesap makineleri hesaplayamaz (sims oynamayı artık fazla abartmak). Bu akşam, yani on bir ağustos akşamı itibariyle cümleten 'see damon albarn' ve 'see paul simonon' wantslarımızı aradan çıkarmış olacağız. Geriye kalıyor görecek bir kaç yüz tane insan. (doymamak, pişkinlik, açgözlülük...).
Mucizelerin etinden sütünden faydalanmak böyle birşey olsa gerek.
T pörsın vuuhu.

9 Ağustos 2007 Perşembe

Sevgili Türktelekom yetkilisi

Sevgili Türktelekom yetkilisi,
Neden benim adsl isimli şeyim çalışmıyor? Neden bilgisayarım internete kafasına estiği gibi bir bağlanıp bir çıkıyor, manik depresif midir bu? Bir aşırı hızlı, bir yok? O yaptığınız ttnet bıttırıbıt reklemları ne işe yarıyor? Aaah! Ah! Sanki yaz günü sıcağı yetmiyormuş gibi bir de internetsiz şeysiz ben ne ederim, kimse de beni düşünmüyor yahu. Pes doğrusu.
Bana acıyın,
dı K. pörsın hu cast despırıtli vants tu get in taç vit zach condon via myspace

Rehavet

Son zamanlarda izleyip pek başarılı ve kayda değer bulduğum filmleri (Kübü'mle) paylaşmak istiyorum. Yaz sıcağında sıkıntıdan baymışken, hayatıma bir tat bir doku katan bazı filmlerdir bunlar:

- Little Miss Sunshine (bende odtü'ye girene kadar konuşmama yemini edicem o zaman! sendromu)
- White Oleander - tabii ki.. (anneağağa sen niye viking değilsin, niğde ne yaa! sendromu)
- Transformers (buzdolabı birgün optimus pırayma dönüşür mü? sendromu)
- Noi Albinoi (İzlanda'nın ucubik bölgelerinde albino olsam. sendromu)
- Tillsammans (Komün hayat raks! sendromu)
- 28 Weeks Later (anneaa ben yine helikopter pilotu olmak istiyorum! sendromu - helikopter sahnesine ithafen)
- Planet Earth (dünya gezegeni adlı oluşum bütünen raks may vörld! sendromu)
- The Last March of the Penguins (evde penguen beslemek istiyorum! sendromu)
- The Departed (bu filmin casting'ini yapan zata kurban olayım. sendromu)

...

Birkaç tane daha olacaktı ama şu an hatırlayamadım. Malum insan bi insanın belli bir zaman zarfı içerisinde izlemesi mümkün olan film sayısının birkaç katı kadar film izleyince anımsaması zor oluyor.

Birde önceden zaten izlemiş olup, ama kesmediği için tekrar tekrar izlemekte zarar görmediğim bir takım filmler var tabii:

- Top Gun (anneaağ bende pilot olucam! sendromu - çok güçlü bi sendromdur bu)
- X Men: The Last Stand (mutant olsam gücüm hangisi olsaydı? sendromu / kafa karışıklığı + rogue iğrençsin dövünmesi)

Yine unuttum. Evet hafıza kapasitem dillere destandır.
T pörsın dı sılekır.

2 Ağustos 2007 Perşembe

Ağustos sıcağında Nisan havası (ayrıca tezat sanatının hem yanlış hem başarısız bir teşebbüsü)

Gün geçmiyor ki tam kendi tembelliğimizde boğulduğumuz, yan gelip yattığımız, yapacak birşey bulamayıp sıkıntıdan patladığımız anlarda Nisocan bir yerlerden çıkagelip, dünyamıza renk katmasın. İşte bugün de, o sıradışı günlerden biriydi. Bir mesaj ki, kısa ve öz: "Kadıköy'de, saat 01'de, bi bira içimlik. Ne dersin?".
Ne mi derim? Ne diyeceğim tabii, şahane dedim, seni şapşal ;) . Ve elbet olaylar gelişir. Nisocan bu. Öyle plan porogram takılmak olur mu? Kadıköy'de buluşulur tabii, denilen önce bi yapılır, oturulur, sohbetmiş muhabbetmiş (update et beni), bir hoş bir hoş ki. Zaten saat daha erken, kimseler yok, Karga'da çalışan adamcağız bizim azmimizden etkilenir, kuruyemişler ikram eder.
Sonra bu demez mi: "Hadi kalk, anneme gidelim mi?". Karşımda oturan kişiliğin annesiyle her daim zaten tanışmak isteyen ben ( 'nisan'ın annesi takıntısı'), bu teklifin üzerine atlamak suretiylen bir de gevrek gevrek sırıtırım. Karga terkedilir, Anne'nin ofisinin yolu tutulur. Kapı bir açılır, dünya tatlısı bir kadın karşımda. 'Aa şey ben ee, siz Nisan'ın annesi misiniz?' diye dünyanın en çaresiz, en tıkaç girişi yapılır: 'Tanıştığımıza çok memnun oldum!' (biz size hastayız olum)
Tıpkı kızına olduğu gibi, kendisine de kanımın ısınması tabii bir dakika bile sürmez. Hemen hayati konu açılır: ÖSS, dershane, okul, tahsil hayatımız..Kısa ama eğlenceli bir beyin fırtınası yaşanır. Niso: 'Anne ya Tuğçe'de benim gibi rahat, o da stres olmuyo' (olamıyo desek? )
Bir süre sonra cümbür cemaat ofis terkedilir, Anne vapura yetişir, biz ikimiz aylaklığımızla baş başa kalırız. Tabii işin aslı, Anne'yle Niso'nun ayrılması o kadar kolay olmamıştır: "Annee bizle gelsene, iki bira içeriz", "Anne bak o topuklularla dikkat et kendine burkma ayağını vapura yetişçem diye". Bu arada Anne'ye Karga'nın yeri gösterilir, hadi içeri girelim biraz oturalım diye ısrar edilir. Keşke toplantısı olmasaydı, çünkü gelirdi.
Sonra Nisocan yine yapacağını yapar: "Benle dövmeciye gelsene, bi saat sürmez". Ameliyatmış, operasyonmuş, lokal anesteziymiş, piyırsinkmiş, bu tarz psikopat şeylerin yapım aşaması ve çalışma prensibiyle yakından ilgilenen ben (7/24 crime & investigation network izlemek), derhal sevindirik olurum: "Huaa tabii ki gelirim, dövmee, çok heyecanlı, hah haa!!"
Akabinde dövmeciye doğru yola koyuluruz. Fakat bir saat kadar beklememiz gerektiği gerçeğiyle yüzleşince, şey ehe biz bir yemek yiyelim bari, diyerek Rex kafe'ye yollanırız. Bu arada tabii eş zamanlı olarak benim "Nisaauağan çişim vaaar!!" hezeyanlarım (ünlü 'çişim vaaar' hezeyanlarım) başlamıştır. Kaçar mı. Bu vesileyle Rex kafe'nin marjinal, daha doğrusu ne idüğü belirsiz, insanı kapıyı açsak mı kapasak mı, itsek mi çeksek mi ikilemlerinde bırakan tuvaletlerini keşfetmiş oluruz.
Bir saat kadar sonra hasbel kader tekrar vardığımız dövmecide bu sefer temizlik faslı vardır. Bekleme süresi normalden biraz daha uzun sürer ama olsundur, işin ucunda dövmeci makinasını iş üstünde görmek, yanıbaşımızda Niso hatunu var. Pes edilmez, vazgeçilmez.
Ve sonunda dövme tamamlanır (Nisan'ın bacaklarındaki harikulade kırlangıç dövmeleri başlı başına kavramı). Akşam saat yedi buçuk olmuştur, sekize gelmektedir. Bizim 'bir bira içimlik' münasebetimiz almış başını gitmiştir. İşte bu Nisocan hep böyle yapıyor. Şikayetçi miyiz? Kathi surette!
Süpriz yumurtadan çıkmış gibi bir gün. Daha ne isteyeyim. Hep böyle yaşamak var.
Sonra ablam kişisiyle takılmak üzere yine buluştuğumuz yerde ayrılırız, giderken dönüp tekrar bakarım, mavi kırmızı sarı kırlangıçlara gözüm takılır.
Şahane oldu şahane. Çok yakıştı.
T pörsın.

If Modern Life Is Rubbish, What The F*ck Is Modern Man? * perıntıl advizori

Bir önceki yazıya devam niteliği oluşturacak bir şeyler yazmamak için kendimi zaptetmeye çok çalıştım; ama haberlerde İstanbul'da yapılabilecek herhangi bir su kesintisi ya da suya zam getirilmesi konularında konuşan bir amcayı görür görmez -ki şu ana tekabül etmekte- ekleme yapmaktan kendimi alamadım.
Evet; eğer -bir milyonuncu kez varolmayan okuyucu kitlesine atıfta bulunuyorum galiba- şu blogumsuyu okuyan 1 (bir) kişi varsa; sadece klimasını kullanırken değil, akşamları evde her odada -kullanılsın kullanılmasın- ayrı bir bilmemkaçyüz watt'lık ampul yakarken, bir odada televizyonu açık bırakıp diğer odadan onun sesini dinlemek suretiyle kendisini açık bırakırken, şarj aletinin ya da başka bir sürü elektronik aletin fişini prizde patavatsızca bırakırken (ki itiraf edeyim bunu yakın bir geçmişe kadar ben de yapıyordum), pillerini yeniden şarj etmek yerine sanki doğa tarafından çok kolay hazmedilebilirmiş gibi dışarıya salgılarken vs. koltuğuna yayılıp dertsiz ve tasasız bir biçimde tüketen modern insan(ımtrak)lara çemkirsin. Ve o 1 (bir) kişi bu modern insanımtraklardan biri olmasın.
Pesimist olmaktan geri kalamıyorum. Bir tasarruf ve doğa bilirkişisi değilim; ama eğer olay iklimi değiştirecek boyuta geldiyse sanırım artık her şey için çok geçiktik. Yine de zararın burasından bile dönsek cebimize kar kalır. En azından ilerde hakkımızda -sevgili yavrumun da dediği gibi- "kendi pisliğinde boğulmuş aşırı besili modern ayılar" gibi laflardan ziyade " geç de olsa anlamışlar hatalarını, kurtarabildiklerini kurtarmışlar, her duşa girdiklerinde kullandıkları su miktarı hakkında derin düşüncelere dalmışlar, yazık" gibi laflar edilir.
Ha, "yok kardeş üç günlük ömrümü har vurup harman savururarak geçirir hesabı da gelecek nesillere ödetir, tüyerim" yaklaşımında devam etmek isteyen ağustos böcekleri varsa; ne olur bunu başka bir alternatif evrende yapsınlar; çünkü ben bu dünyanın hala evim olarak kalmasını istiyorum.
K.

1 Ağustos 2007 Çarşamba

Modern Life is Rubbish

Ey insanoğlu, size buradan sesleniyorum: KLİMALARINIZI DERHAL KAPATIN! Evet, hava 45 dereceyken klimalarınızı kapatın, ÇÜNKÜ, eğer kapatmazsanız suları kestikleri gibi yakında elektrikleri de kesecekler. Bir şehre iki gün su verilip iki gün su verilmemesi her ne kadar 'hohoahahğ yoğ artık bulunur bi çaresi öyle şey olmaz' gibi gelse de, Ankara'da gece yarısı itibariyle gerçek olmuştur. Şu saatten sonra artık 'çaresi olmayan' şeylerle haşır neşir olacağımız bir kez daha alenen hatırlatılır. Başka bir deyişle, hepimiz yakında öleceğizdir.

Klima konusuna geri dönersek, kuraklık yüzünden hidroelektrik santralleri çalışamaz olmuş. (E su olmayınca, olağan tabii). Bu yüzden cici devletimiz hem pahalı - pahalıyı artık geçelim - çevreye inanılmaz derecelerde zararlı bir şekilde üretim yapan kömür ve doğalgaz santrallerinden medet umuyormuş.

Su yok, elektrik yok, yakın bir gelecekte yiyecek yok. Ne yapacağız biz? Afedersiniz bu insanlar acaba başka gezegenlerden arazi aldı da, burası b.ka sarınca burayı terk edip galaksinin derinliklerine doğru yol almayı mı düşünüyorlar? Nedir bu lakaytlık, sakinlik anlamadım. Ben korkuyorum arkadaşım. Hem de nasıl korkuyorum, ödüm patlıyor. Nasıl korkmayayım, yakın bi zamanda acılar içinde kıvranmak suretiyle ölmek gibi bir olasılıkla karşı karşıyayım. Aslında burada artık geçmiş zaman kullanmak lazım, zira artık 'olasılık' olmaktan çıktı, 'gerçek' oldu. Biz hala oturmuş 'hımm elli yıl içinde susuzluktan ölebiliriz, he he' diyoruz. Malesef artık elli yıl içinde susuzluktan öleceğiz.

Belki elli yıldan daha fazla zaman alacak ama; bir, bilemedin iki insan ömrü kadar sonra dünya üzerinde yine bir insan ırkı olacak muhtemelen, ama bizden o kadar farklı olacaklar ki. Hangi okula gitsem, ne okusam, akşama ne yesem, yarın arkadaşlarımla buluşsam mı diye düşünemeyecekler; niye, çünkü biz klimaları kapatmadık.

Aslında başka bir deyişle, o zaman, sonraki yirmi, otuz yıl içinde doğacak her çocuk, potansiyel asker sayılabilir. Zira yaşayan her insan yaşamaya devam etmek için ya öldürmek ya da çalmak zorunda kalacak. Dünyadaki düzen yavaş yavaş başa saracak, uzay çağını yaşadık belki ama hiçbir zaman filmlerdeki aşırı gelişmiş über teknolojik uzaylıların seviyesine ulaşamayacağız, nitekim insanların başka dertleri olacak. İlkçağa dönüyoruz, gittikçe ilkelleşiyoruz. Muhtemelen yüzyıllar sonra (o kadar sürer mi ki acaba?) zor şartlar yüzünden insanların hem ruhu hem vücutları ilkelleşecek, tekrar neandertal formunu alacaklar, eski günleri hatırlamayacaklar, dünya gezegenini hep çöl, iğrenç, yaşanılmayası bir yer olarak bilecekler, müzikmiş sanatmış böyle şeylerden haberleri bile olmayacak. Hayvanları, bitkileri bilmeyecekler. En sonunda dünya üzerinde sadece iki tane zengin kalacak (Dünya - nüfus: iki), saklandıkları ultra korunaklı dağ istasyonundan çıkacaklar, etrafa bakacaklar, hsktr n'olmuş diyecekler, daha sonrası bilinemeyecek, modern adem ile havva olamayacaklar çünkü açlıktan ve susuzluktan can verecekler.

İnsanoğlu için ne görkemli bi son. Dinozorlar için bile 'göktaşı çarptı öldüler' diyoruz. Sempati duyuyoruz. Onların suçu değil ki. Haberleri bile yoktu. Ama eğer bizden sonra tekrar yaşam olursa (başka bir gezegende artık tabii) 'insanoğlu kendi pisliğinin içinde boğulup ölmüş, hehhe he ha ha' diye dalga geçecekler, acıyacaklar. Üstelik yüzyıllar boyunca sonlarının farkındalarmış, yine de kıllarını kıpırdatmamışlar, oha diyecekler. Böylece insanların Dünya üzerindeki egemenliği boyunca kaydedilen bütün pozitif şeylerin önemi hiç kalmayacak, tabiri caizse sadece Dünya'nın sonuna kadar etinden sütünden faydalanmış, sonra da 'ehehe şey ben kendi bindiğim dalı kesmişim galiba kih kih'cilik yapan bir ırk olarak anılacak.

Sıcaksa sıcak, ter kokarsanız kokun, pişerseniz pişin, klimalarınızı kapatacaksınız, kapatmayı öğreneceksiniz birgün. Umarım o gün, klimaları çalıştıracak elektrik kalmadığı gün olmaz.
T pörsın dı vanabi cizız.

31 Temmuz 2007 Salı

Back home, hopefully

Kolumdan haşince çekilmek hatta ve hatta çekelenmek suretiyle (türkçe meali: zorla) götürüldüğüm Bodrum Türkbükü mevkii'ndeki zöt rezidıns hotel end spa'dan şu an itibariyle dönmüş bulunmaktayım. Nitekim 4 (dört) gün süreli şu sancılı tatil sürecinin tek pozitif motivi elimde büyüttüğüm ilk çocuk (ilk kurban, ki ikincisi de kardeşimdir) diyır kuzenim Elif kişisi ile öpüşüp koklaşabilmem oldu. Kendisiyle bünyemize bol bol tuzlu deniz suyu ve Şirin Pancaroğlu müziği aldık, olası dünya turları hayal ettik.
Sonuç olarak,
Kendime not: Bodrum da ne yahu? Ayvalık raks (nat ayvalık bat cunda daz).
Sevgili yavruma not: Elif var ya (o ne tilkidir ooo!!), onun okuldan arkadaşı geçen sene Helsinki'ye yerleşmiş. Dünya turu yapalım derken "Aa Finlandiya'ya da uğrayalım arkadaşım var benim orda" cümlesini sarfetti. Sarfeder sarfetmez de senin söz konusu ülkeyle kurmuş olduğun gönül bağından bahsettim kendisine. Bilgine sunarım may diyırıst hani end bani çayıld.
K.

25 Temmuz 2007 Çarşamba

Ingrid Magnussen

Sonunda White Oleander' ı izledim. Ha ha ha! Aslında doğru mu yaptım yanlış mı yaptım bilmiyorum, zira kitabını okumamıştım. En nefret ettiğim şeylerden biri, birşeyin orjinalini bilmeden, adaptasyonundan tanımaktır. Zaten çoğu kişinin sevmediği birşeydir. Ama bu sefer, benim için durum biraz daha farklı. Bu kitaptan bahsedildiğini oradan buradan - ki orası burası dediğim ablam oluyor - o kadar çok duymuştum ki, nedense adından fazlasını bilmek bana nasip olmayacak gibime gelmeye başlamıştı.

White Oleander, benim tanımadığım Amerikalı bir yazar olan Janet Fitch'in 1999 yılında basılmış, egzantrik sanatçı anneyle kızının öyküsünü anlatan bir roman - en çılgınca basite indirgenmiş şekliyle. Bunu yazdım çünkü birincisi, nedense filmi izlediğimde bende 'eski' bi kitap olmalıymış hissi uyandırdı. Günümüz California'sı, bu roman için seçilebilecek en ama en olmayası, en olmamış, en abzürd mekan. Bi' kere herşeyi geçtim, Ingrid Magnussen gibi bir kadın, modern zamanda ve üstüne üstlük California'da var olamazmış gibi geliyor. İkincisi ise yazarın 'Amerikalı' olması. İnce ama derinden ırkçılık eğilimleri gösterdiğimden midir nedir, bu kitabı bir Amerikalı'nın yazmış olduğu gerçeği beni oldukça şaşırttı. Yazarın İngiliz olduğuna kesin gözüyle bakıyordum. Dolayısıyla hem çok şaşırdım, hem de nedendir bilinmez, öykü aynı öykü olmasına rağmen, ufak bir hayal kırıklığı yaşadım. Ingrid Magnussen zaten nordik bir insan (ya İsveçli ya Norveçli), allahın Amerika'sında, özellikle yaz sıcak kurak iklim özellikleri gösteren bir mevkiide işi nedir anlamış değilim. Öte yandan bence, kendisinin ağır ve abartılı bir İngiliz aksanına (queen's english) sahip olması; İskandinavya'nın her hangi bir bölgesinde ikamet etmesi; şayet ki illaha anglosakson olacaktıysa yaşadığı yerin İngiltere'den başka bir yer olmaması gerekiyordu. Evet bana kalırsa bunlar yazar tarafından gözardı edilmiş çok hassas konular.

Kitabını okumadığım için söyleyeceklerim filmi baz alaraktır. Nitekim ablam kitabı okumuş, takıntı yapmış birisi olarak filmi başarılı bulmamıştı. Neden sevmediğini şu an anlayamıyorum, o kadar o kadar güzel bi film ki. Laf arasında kiralayıp merasim şeklinde izlediğim bu film, hayatımda izlediğim en güzel filmlerden birisi oldu. Sadece ablamın msn nick'indeki kadın ismi (kadın ismi? hm) olarak tanıdığım ve iskandinav durduğu için ilgi gösterdiğim 'Ingrid Magnussen', hiç beklemediğim bi anda hayatımın idolü haline geldi. Kendimde olmasını istediğim o kadar çok şey vardı ki kadında, kendime şaşırdım. Tabii sadece bazı huylarını ve görüşlerini kastediyorum. Zira onun kadar kararlı olmak bana düşmez. Astrid'e sempati duymama rağmen ve onun için üzülmeme rağmen bir türlü onun karakteriyle bütünleşemedim. Ama Ingrid öyle bir karakter ki, insanın ne dese 'tamam abla!' diyesi geliyor. Tabii kendisini tüm zamanların en sevdiğim aktrisi Michelle Pfeiffer'ın canlandırıyor olması da ayrı bir güzellik. Filmi izlerken düşündüm, bu rolü dünya üzerinde oynaması gereken tek kişi o. Astrid'i oynayan Alison Lohman hanfendi de güzel iş çıkarmış, zira kendisi pek sevdiğim bir modern çağ aktristidir. Uncle Ray rolündeki Cole Hauser da cabası. Almost Famous'tan Patrick Fugit, vee yine pek bir sevdiğim karizmatik Robin Wright Penn. Nispeten az, ama öykü akışında önemli bir karakter olan Claire rolünde ise fazlaca haz etmediğim Renée Zellweger.
Müzikler ise bir ayrı muhteşem. Film biter bitmez can havliyle soundtrackini ararken, neredeyse sevdiğim bütün soundtracklerin altına imzasını atmış olan Thomas Newman amcanın adını görünce, hiç şaşırmadım. Bu adam yapıyor.

Tabii ben birşeyi adamakıllı oturup yazarak anlatmak ile sohbet ederek anlatmak arasındaki ince çizgiyi (aslında ince mince değil, basbayağı kalınca bir çizgidir bu) hala tutturamadığım için güzel bir filmi daha anlatamamış olabilirim (misal: çok beğendiğim, ama bir türlü açıklamayı beceremediğim filmler, kitaplar, şarkılar, insanlar... et cetera) ; ama zaten istediğim anlatmak değil, sadece bahsetmek. O kadar çok etkiledi ki beni, neredeyse hayata bakış açım değişti (gerçi benim gibi kolay etkilenen birisi için hayata bakış açısının değişmesi günlük bir aktivite zaten). Ingrid'in fazla karakterli kişiliği, insanları kültür eleğinden geçirmesi, sürekli 'biz vikingiz, biz güçlüyüz, onlardan farklıyız, bizi anlamazlar' diye kızını herşeyden soyutlaması, devamlı herşeyi sanatçı bakış açısından değerlendirmesi, bunu yaparken inanılmaz derecede burnu havada davranması ama bunun soyluluk olarak algılanması, Astrid'in sürekli birşeyler çizmesi, Ingrid'in hapisten kızına hayat dersleri vermesi, ama bunu o kadar bilmediğim ve özendiğim bi şekilde yapması ki saygı duymam.

Filmden en çok aklımda kalan sahnelerden birisini anlatmak istiyorum (eyvah - evet, bende merak ediyorum, nasıl başaracağım bunu acaba? görelim):
Ingrid bir fotoğraf sanatçısıdır (kitapta şair sanırım). Kısaca sanatçıdır, kendini normal insanlardan üstün görür, o daha değerlidir, kültürlüdür. Kültür onun için herşeydir. Kızını hep bu ilkeyle ve tek başına yetiştirmiştir. Çok güçlü bi kadındır. Belki de fazla güçlü bi kadındır. Bu yüzden hep yalnızdır, ama buna memnundur.
Sahne şöyle: Ingrid ve Astrid konuşuyorlar. Duvarda Ingrid'in çektiği, sergiye gidecek fotoğraflar asılı. Ingrid Astrid'e ne düşündüğünü soruyor. Astrid bakıyor ve büyük ihtimalle her insanın vereceği cevabı veriyor: "Çok güzel". Ama Ingrid kaale almıyor, çünkü nedenini söylemedikçe hiç bir önemi yok. Genelde bütün insanlar, özellikle kaba olmaya çalışmıyorlarsa, birisi onlara yaptığı bir resmi, çektiği bir fotoğrafı gösterip fikir sorsa, 'hmm çok güzel' diyip kestirip atar. Fakat bu Ingrid'in en nefret ettiği şey, çünkü eğer anlamıyorlarsa saygı duymuyor. İnsanları elemesi lazım. O yüzden Astrid'e soruyor: "Neden güzel?". Sonra Astrid fotoğraflara yaklaşıyor, bakıyor düşünüyor ve cevap veriyor. Ingrid memnun.
Sonra yine benzer bi sahne. Bu sefer Ingrid cinayetten hapishaneye düşmüş - ama hala aynı kişilik, aynı egoistlik, aynı düşünce yapısı. Ingrid, Astrid'in yanında kaldığı koruyucu ailesi Claire ile tanışmak ister. Çünkü kızının nasıl eğitildiği, nasıl insanların yanında olduğu, onlardan nasıl etkilendiği onun için en önemli şeydir. Kızının tabiri caizse 'alenen normal' insanların yanında kalmasına tahammülü yoktur. Claire gelir, konuşmaya başlarlar. Claire ona onun fotoğraflarını çok beğendiğini, kendisini çok başarılı olduğunu söyler. Ingrid, yüzünde belli belirsiz - ama tekinsiz bir ifade, sorar: "Hmm..öyle mi? Ne güzel. (*yalancı bi gülümsemeyle*) Peki neden?". Claire tıkanır (tıkaç), sözcükleri geveler, böyle bi cevabı tahmin etmemiştir, sadece bi 'teşekkür ederim çok naziksiniz' beklemektedir. Sonunda cümle kurmayı başarır: "Bilmem..Öyle işte. Hih hih!". Ingrid istediği bilgiyi almıştır, kızı bu kadınla kalamazdır. Hayatında tek bir kez gördüğü bu kadınla ettikleri tek sohbet sonrası, ertesi gün kadının intihar haberi gelir. Bikaz diz iz Ingırid Magnussen det vi ar tolkink ebağt. Şi iz dı bas. Şi puts yu sit. Dı - hah!

Herneyse..Fazlaca belli olduğu gibi Ingrid Magnussen'e 'takmış olanlar' kervanına bende katıldım. Tabii söylemek lazım, insanları kategorize etmesi ve hor görmesi filmde her ne kadar onun karizmatik gözükmesine sebep olsa da, gerçek hayatta bu insanın kolay kolay dayanamayacağı kadar pis bir davranış (tabiri caizse + sözüm meclisten dışarı Ingrid'ciğim). Ama hayatının sadece ve sadece değer yargılarının üzerine olması ve bunlardan asla, hiçbir şekilde taviz vermemesi gerçekten ister istemez insana ilham veriyor.

Bunların dışında, keşke Ingrid ve Astrid'in öyküsüyle bu yıl tanışmamış olsaydım. Kafamı çok fazla meşgul ediyor, ve edecek eminim. Bir kitap okuyup veya bir film izleyip, eğer beğendiysem (eyvah) , üstüne üstlük bir de 'etkileyici' bulduysam bazı anlamlarda, epeyce bir süre boyunca yine kendime ve çevremdekilere yaşattığım merasimi bir sevgili yavrum (a.k.a. kübü), sevgili half-kardeşim pelin pörsın, bi de annem babam ablam bilirler.

Ama yine de o kadar mutluyum ki bu filmi bugün alenen izlediğime. Böyle güzel film izleyince insan şapşi sevinç duyuyor ya, bayılıyorum.

Yarın ilk iş kitabını okuyacağım. HP'yi bile ertelettiyse bana, ciddidir.
T pörsın dı konfüuğsd deydırimır.

Günler sonra editiyorum: Kitabına başladım. İyi hoş güzel, ama ablamın bana bahsedip benim inkar ettiğim gibi sahiden filmden oldukça 'farklı'ymış. Aslında nasıl desem, film kitabın 'sansürlenmiş' bi özeti gibi birşey. Bu da kitaptaki Astrid ve filmdeki Astrid'i oldukça farklı kılıyor tabii, haliyle. Galiba ilk önce filmi izlediğim için filmi her zaman daha güzel bulacağım, MK? Bir de kitabın birinci kişi anlatımıyla yazılmış olması çok rahatsız etti. Herşey alenen basit duruyor. Nerede filmdeki şairanelik? Duygusallık? Hiiç. Belki ben filmi gözümde çok büyüttüğüm için kaçırıyorum, ama kitabı elimde olmadan oldukça boş buluyorum. Filmdeki Astrid herşeyiyle daha iyi. Hıh zaten kitap amerikın ingilişce yazılmış, tasvip etmiyorum, edemiyorum, edenleri de etmiyorum. Filmi daha güzel.

Edit II: Bu arada yalan söyledim. HP'yi ertelemedim, valla bırakamıyorum, bıraktırabilene aşkolsun zaten. Keşke bırakabilsem aah ah.

24 Temmuz 2007 Salı

Bu ne ya?! Kızdım!

Sevgili Dünyamız kliması kavurucu yaz sıcağından müthiş örnekler sunmaya devam etmekte. "Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta."
Ey insanlık, (Harry Potter okumanın büyüleyici etkisi altında dış dünyadan tamamen kopmuş, asaymış büyüymüş bu gibi non-fani işlerle meşgul yüzde hariç) soruyorum sana, 39 santigırat derece dolaylarında seyreden İstanbul sıcağı altında nasıl yaşamalıyız? Ben böyle sıcaklara alışkın değilim yahu, 24 saat havaya çemkirme programım şu an çalışır durumda. WWF broşürlerindeki fuşyalı kırmızılı panda diyordu ki Dünya için: "I am hotter than i should be!" Kendisi çok doğru söylemiş.
Sokağa akşam sekizden evvel evden çıkılmıyor, bütün gün evde yemek yapılıp yeniyor veyahut Camus'nün "Veba"'sı okunamıyor (nitekim sıcaktan ölen fareler vesaire pek açmıyor doğrusu), kısacası yağ hücrelerine yenileri eklenirken, beyin hücreleri hızla eksilmeye devam ediyor.
Bir de ÖSS genci olacağım, test çözdüğüm yok.
Beni bu sıcak havalar mahvetti.
K.

23 Temmuz 2007 Pazartesi

Çemkiren dengesiz okuyucudan inciler

Üç gündür kitap okuyorum. Bir geri bildirim yapayım dedim. Merak etmeyin, kitap okumayı biliyorum dolayısıyla spoiler vermem - bazı sadistik arkadaşlar gibi - (üzerinde cruciatus curse uygulanması gereken bazı kişilerdir bunlar)


  • Bir kere sanırım JKR kitabı yazma sürecindeyken internette orada burada sıkça rastladığımız şu 'posibıl kapıls' threadlerini fazlaca okumuş. Okumakta yetinmemiş, bir de etkisinde kalmış. Yani ne olmuş? Hiç hoş olmamış. Hele yaratıcı, hiç olmamış. Beğenmedim, tasvip etmiyorum canum.
  • Olay akışı açısından daha kitabın nispeten başlarında sayılırım fakat JKR hanımefendinin en tapılası huylarından biri olan 'insanların okumak isteyeceğini' değil de 'kendi yazmak istediğini yazması'nın en güzel sonuçlarından biri olarak, karakterler patır patır dökülmektedir efendim (hayır kabul etmiyorum bu bir spoiler sayılmaz). Dolayısıyla hoşuma gidiyor.
  • Chapter'lar arası geçişler çok belirgin. Hatta neredeyse hepsi bağımsız diyebileceğim.
  • Vee...

KILL'EM ALL JKR!!!!!!!!!!!! DI HA HA HA HAHAAA!!!!!!!!!!!!

T pörsın. (rumuz: voldemort iz gad voldemort iz hat)

22 Temmuz 2007 Pazar

Harry Potter - and the miserable fans

Efenim biliyorsunuz artık sağır sultan bile duydu ki dün, (21/07/07) büyük gündü. The day. JKR hanımefendinin 1997 yılında hayatımıza usulca soktuğu ve akabinde esaslı bir takıntıya sahip olmamıza sebebiyet veren Harry Potter kitap dizisinin son halkası, dün itibariyle halka mal oldu: Harry Potter and the Deathly Hallows.
Pek tabii benim gibi her kitabı üçer beşer, ağzından salyalar akıta akıta okuyan, serinin tabiri caizse hardcore fan'leri biz, neşe ve hüznü bir arada yaşadık. Bir yandan açgözlülükle kitaba "DAARRĞĞHAHA HERŞEYİ ÖĞRENİCEEEĞEĞEM!! SINEYP DARK SAYTTAYMIŞ Dİ MİİİĞĞĞHEAH??" diye saldırırken, eş zamanlı olarak "ama..ama..bitti mi?? ama - on yıl biz şey hani böyle kitap çıkıcak diye bekliyoduk hep umut ışığı?? amaaağğğğ?? anneeağğğa bitti mii??" şeklinde kendini gösteren post-Harry Potter bunalımına giriyorduk bile.
Yakın çevremden gelen ısrarlar üzerine, insanları daha fazla endişelendirmemek için, bu sefer nispeten daha rasyonel davranıp kitabı öğleye doğru, normal insanlar gibi sokağa çıkıp, sanki oradan geçerken "aa kitapta bugün çıktı. kitap yani. ona da alayım hazır geçerken"cilik yapmaya ikna oldum. (geçen sefer, yani altıncı kitap çıktığında, ingiltere'de ki çılgınlığa özenip, yurdum memleketimde de böyle bir merasim havasının olacağını zannedip, sabahın yedisinde kadıköy nezih'in yolunu tutmuştum. tabii oraya vardığımda sadece nezih'te değil, neredeyse kadıköy'de hiç insan olmadığını farkettiğimde biraz abarttığımı anladım. dükkana giripte raflar dolusu yeşil yeşil HP kitaplarının sadece beni beklediğini ve kolayca alabileceğimi farkettiğimde çok hayal kırıklığına uğramıştım. oysa ben kitapların havalarda uçacağını, insanların onları alabilmek için birbirlerini ezeceğini, itiş kakış olacağını kuruyordum. o yüzden epey üzülmüştüm ve orada duran onlarca aynı kitap arasından hangisini almam gerektiğine bir türlü karar veremedim. ama sonradan kendimi şöyle teselli ettim ki, kitabın o gün satışa çıktığı göz önüne alınırsa, sanırım türkiye çapında kitabı ilk satın alanın ben olduğum şansı oldukça yüksekti). Fakat gel gör ki, daha bir evvel ki geceden başlayan 'ahanda acaba lily'nin olayı neyki?? bellatrix acaba voldemort'u öldürüp dünyayı ele geçirecek mi?? bu kitapta kimler nalları dikecek? hörmayoni'nin yine mi çok fazla diyaloğu olacak? sirius bir şekilde geri dönmezse bu kitabı yakarım! draco bir baltaya sap olacak mı? harry dark side'a katılacak mı? bütün muggle'lar ölsün' gibi çok çeşitli hezeyanlar içerisinde kendini buluvermiştim. Sonuç: uykusuz bi gece ve ard arda izlenen üç adet büyük britanya filmi: Elizabeth - A Wind That Shakes The Barley - Sweet Sixteen. English, Irish, Scottish. Bundan iyisi şamda kayısı diyerek sonunda sabaha karşı yatıp uyumayı (daha doğrusu sızıp kalmayı) başardım. Ertesi sabah ise (ki kendisi bir kaç saat sonrasına tekabul ediyor) 'yeter ulağanaan HP'nın akıbeti şu an yurdum D&R'larında alenen beni bekliyor ve ben hala evdeyim?!?!!!!' diye panik atak geçirerek yataktan kalktığım gibi soluğu en yakın D&R'da aldım. Fakat burada da kritik bir karar beni bekliyordu. Yavaş yavaş ve temkinli olarak, etrafa çok fazla bakmamaya çalışarak, mad-eye moody'nin tekinsizliği misali dükkana yaklaştım. Normalde D&R'da kitap reyonları sol giriş kapısının orada, müzik reyonları ise sağ giriş kapısının oradadır. Ben ama sol kapıyı sonradan keşfettiğim ve o sırada çoktan sağ kapıya alışmış olduğum için alışkanlıklarımı terk etmekte zorlanan bir insan olarak tartışmasız hep sağ kapıdan girerim. Bu sefer de geleneği bozmadım. Fakat fena halde korkunç bir şey çoktan dikkatimi çekip bütün midemi alt üst etmişti bile. Vitrinde, etrafta, hiçbir yerde HP'a dair en ufak bir iz yoktu! Bütün hayatımın gözlerimin önünde geçtiği o an, kendimi kitabın henüz gelmemiş olabileceği trajedisine hemen inandırdım. Sakin sakin, sanki oraya yıllardır beklediğim bi kitabı almak için değil, sabahın köründe alenen cd'lere bakmak için gelmişim gibi oyalanmaya başladım. Yeni çıkan albümlere baktım, indirimli DVD'lere baktım, hiç oynamadığım - oynasam bile orjinalini almadığım - halde bilgisayar oyunlarına baktım, hatta pıleysıteyşın denilen icattan bihaber olan ben, ps oyunlarını bile inceledim. Ama şu an hiç bir isim, kapak aklımda yok. Pek tabii ki o an aklımdan çok daha trajik şeyler geçiyordu ve kendimi teselli etmeye çalışıyordum. Hatta bir an için makus talihimi kabullenmiştim bile diyebilirim.
Bu durum yaklaşık yarım saat boyunca sürdü. Süzgün bir şekilde eve dönmeye hazırlanırken, bir yerlerden birilerinin 'Harry Potter' dediğini duydum. O an herhalde japon animelerindeki karakterlerin gözünde oluşan büyük parıltının tipik bir benzeri, bende de meydana geldi desem abartmış olmam. Yüzüme gevrek bir gülümseme yayıldı, gözlerim şeytani bi ifadeyle kısıldı. Hedefe yaklaşmıştım. Hemen hiç zaman kaybetmeden, emin adımlarla sesi duyduğum tarafa aksettim. Ve yıllardır beklediğim manzarayla hiç beklemediğim bir anda burun buruna geldim. Nispeten küçük sayılabilecek bir masa üzerine HP'ın son kitabının kopyaları duruyordu. Üstelik her üç kapak seçeneği de vardı (ama ben melankolik takılırken adult versiyonunu kaçırmışım). Pek tabii saniyenin dörtte biri bir zaman zarfı süresince afalladıktan sonra, Hülya Koçyiğit koşuşu ve yine Hülya Koçyiğit'in hep Sezercik'e kavuştuğu an ki surat ifadesiyle kitaplara doğru atıldım. Ama o an henüz pür neşe olan ben, bilmiyordum ki, başka bir çıldırtası durumla daha karşı karşıya kalacaktım.
O an, sevinçten, hayatın ne kadar toz pembe olduğunu, ölsemde gam yemeyeceğimi, seçimlerde AKP galip gelsede bir sonrakinde gidebileceklerini düşünürken, hayatımın sonuna kadar mutlu yaşayacağıma inanıyordum. Fakat sonra masaya yaklaştım. Ve o an, o hani çok mutlu bir sahnenin tam ortasında, pikap'ta usul usul çalmakta olan bir plak'ın kayma sesi duyulur, ve ortaya trajikomik ya da sadece trajik bir durum çıkar ya. İşte o sesi kafamda duymamla büyük bir problemle karşı karşıya kaldığım anı anladım. Mutluluğum derhal sona erdi. İki çeşit HP kapağı ve ben, başbaşa savaş arenasına çıkmıştık.
Yaklaşık kırk beş dakika kadar devam eden, çevrede ki D&R çalışanlarını depresyonun eşiğine sürükleyen kararsızlığım (ama bu herhangi bir kararsızlık değildir, karıştırmayın, böyle ikilemlerde kaldığımda yaşadığım ve yaşattığım perişanlığı bilen bilir - misal sevgili yavrum) sonunda 'bıeah bu kitap çocuk kadar!' sonucuna varıp turuncu kapaklıyı elememle nihayete erdi. Bir diğer gerekçem ise türkçe mealinin zaten hep Mary GrandPré ilüstrasyonlu versiyonlu kapaklı olarak basılmasıydı. Yani ona da sahip olacaktım. 'Dı hahaha'ydı. En sonunda kapağında Harry'nin otuz beş yaşında bir cem mete'ye benzediği kitabı almayı başardım. (D&R çalışanlarına buradan özürlerimi yolluyor, çabucak ve hasarsız kendilerine gelmeyi başardıklarını umuyorum).
Sonrası ise çok çabuk gelişti. Hemen çocuğummuş gibi bağrıma basıp benimsediğim kitabı kaptığım gibi evin yolunu tuttum -tutacaktım-. Fakat Pelin adlı nacizane feyvırıt pörsınıma hasbel kader kapıdan uğrayınca eve gitmek zor oldu tabii. Dün akşam saatlerinde nihayet eve geldim ve kitabımla <3.>God save the queen falan kalmadı kübücüğüm, artık o deyim God save J.K. Rowling oldu.
Neyse, artık yarım saat kadar ara verdiğim yaşantıma (ya da kısaca 'harry potter okumak') geri dönmenin vakti geldi de geçiyor bile. Bir süreliğine muggle dünyasını terkedeceğim demek oluyor bu. Kitap bittiğinde, sonra da post-harry potter depresyonum geçtiğinde, görüşürüz dış dünya. Çiyırs.
T pörsın - dı vanabi detiğtır.


ps: Voldy raks!
ps II: Bellatrix raks mor!


Not: Oy verecek ve yurdum demokrasine kendimce katkıda bulunabilecek kadar sosyal dünyaya karıştım bugün, şimdi hatırladım. Merak etmeyin, oy pusulasında nereyi işaretleyecek kadar da aklım yerindeydi. (hayır nı ahahaha bir an için gözlerim Scrimgeour'u aradı ama bulamayınca akp'ye oy verdim hahahaha dı ahahah!!! .. hm).

(Her nedense 'şaka yaptım' deme gereksinimini duyuyorum.)

God save Mezzo*


Geçenlerde Mezzo isimli güzide kanalda Prix de Lausanne adlı balenin "wonder kid"leri arasından en "wonder kid"leri seçen ve de onlara babalar gibi burslar veren, veriştiren yarışmanın 2004 yılında yapılanını tekrardan yayınladılar. Bendeniz de bunun hepsini baştan sona izledim (sanki marifetmiş gibi hemide bale icra etmemek bir yana kendisinden hiçbir şey anlamıyor olmama rağmen). Üstelik dansçıların görünümlerine ve uyruklarına göre çifte standart uygulamak suretiyle gördüğüm herhangi sıradan zarif harekete taparaktan yaptım bunu. Neden böyle garip bir huyum var anlamıyorum fakat böyle profesyonelce hazırlanmış bir gösteriden ziyade, perde arkasının ne bileyim dansçıların provalarının, çalışmalarının vs. açık ve de seçik halka sunulması daha çok ilgimi çekiyor. Herhalde kısa bir süre için bile olsa kendimi onlardan biri sanmama, gerçekten de o sınıflarda onlarla dans edebiliyor olduğuma inanmama neden olduğu için. Çok hoşuma gidiyor yahu. Hani şu an bir selena, bir acemi cadı gelse, "küçüklüğüne döndürcem seni, ne olmak istersin?" dese, kaşlarımı yukarı doğru kaldırarak emrahvari bir tavırla "abla ben hep balerin olmayı istedim, beni balerin yap ablacığım" derdim (insan kardeşiyle televizyon karşısında fazla zaman harcayınca böyle zütlere inanıyor işte).
Neyse efendim şu bale hadisesi benim içimde bir ukte olmaya hala devam ediyormuş, ben bugün bunu anladım. Aah, ah!
Bu arada yarışmadaki favorim Joseph Caley şu an Birgmingham Royal Ballet'de bir soloist, kendisine buradan tebriklerimi iletiyorum (aşlece beğenip, izliyoruz mesajı vermek).
* God save Prix de Lausanne too, ehemm aaa and the Queen of course.
K.

19 Temmuz 2007 Perşembe

Şimdi reklamlar



Hayatımda gördüğüm en güzel reklamlardan biri. Belki de en güzeli. Şaheser, sanat eseri, zeka. Şunu yakalayabilmek için reklamları pür dikkat pür neşe izler oldum. Yapan yapıyor. Öte yandan sahip bizi yataşa götür, ve akbank kobi reklamı var tabii.. Varlıkları nasıl açıklanır, nasıl telafi edilir henüz bilinmez. Evrenin sırrı işte. (Clark Kent taşları aldın bak artık bilemiyorum).

Not: Ford mondeo adlı araba nasıl birşeydir, neye benzer, hybrid midir orasını bilemiyorum. (soru: reklamda bahsi geçen ürünün adını sanını şeklini şemalini hatırlamıyorsak, o reklam çok şahaneyse bile başarılı sayılır mı?) Sokakta görsem aha budur diyemem. Zaten herhalde bir kaç araba hariç hiçbir arabanın markasını söyleyemem orası ayrı. Herneyse, burada önemli olan şey 'reklam' gibi dünyanın en sakat olgularından birini sanatsal bir aktiviteye dönüştürmüş olmaları (sanatsal şölen). Tabii Michael Andrews amcanın herhangi bir bestesini ya da rastgele uydurduğu herhangi iki akoru hangi görüntünün üzerine bassan o en sanatsalından bir sinema yapıtı olur çıkar. Ama yok, buradaki fikir de çok cinyıs. Fazla sempatizanlık yaptım bu reklama ben. Alt tarafı reklam. Kees.
T pörsın.

Not II: Ama çok güzeeeel! <3

Post modern sanat ve ben yaptım olduculuk

'Saat gece üç
Gofrete dayanmak güç
Yok kandırdım sizi aslında yoktur gofret evde
Öyle yazayım dedim kafiyesi bol olsun niyetiyle
Şimdi baktım ki gofret baştaymış
Yani kafiyeyle alakası olan kelime başkaymış
Neyse ben saadete geleyim
Daha fazla kafa s.kmeyeyim
Buzdolabını açtım, aldım üç kayısı
Bir de tarçınlı çay yaptım en âlâsı
Filip Gılas dumurlardan dumurlara sürükleme beni
Ben de insan evladıyım, bilirsin pek de severim seni
Ama olmuyor bak yaptığın besteler benden alıyor beni
Sonra alırsın başına dert sanki işin yokmuş gibi gibi
Şimdi de canım fondü istedi
Rekorlara koşuyorum tutmayın beni
Alacağım onun yerine layt süt içeceğini
Tadı birşeye benzemiyor ya da yeşil çay daha içilesi
Bu saatte La Peste okunur mu anlamadım gitti
Şimdi üzerine dökeceğim buzlu ays ti'yi sinirlerim gerildi
Üst komşunun çocuğu pek sanatçı çalıyor blok flüdünü
Saat gecenin kör yarısı olmuş dinlemedi öğüdümü
Allaha havale ediyorum, görecek işallah gününü
Tamam zararı yok, burada bitiriyorum şiirimi
Göstereyim dedim herkese şairliğimi
Yargılayamazsınız beni yazdığım pırogresiv manzumdur
Post modern sanatta her türlü şaklabanlık mevcuttur'
by T dı poet pörsın.
İlgili soru: Ar damarı nedir ne değildir?

Gecenin bir yarısı post-modern şiirler şarkılar besteler

Bilen bilir, benim 'childhood mate' kontenjanım Pelin kişisi'ne aittir. Ve kendisinin arada sırada (?) bir takım anlamlandırılamayan, sırrı çözülemeyen davranışları sıkça mevcuttur. E yaratıcı insanın hali başka oluyor tabii... Buyurunuz buradan yakınız:

Leydiyiz end centılımın, Pelin's nutella song
'nutella nutella
my dreamy nutella
oh you are so good
you are so chocolatey
nutella nutella
oh so tasty
my nutella
i ate a whole jar of you
now i have another
you make me feel ill
and yet i love you still
see you made me rhyme
oh nutella nutella
i love you still'
Not: Bütün kopiraytlar Pelin kişisine aittir. Bu şarkı Pelin kişisinin malıdır, şahsı tarafından itinayla (?) akıl edilip yazılmıştır. Üstüne konmaya (hmm enteresan) kalkmayınız.
Başka bir deyişle bu şarkının benimle bir ilgisi yoktur.
T pörsın.

14 Temmuz 2007 Cumartesi

Meeting Jacky

Şimdi efendim, annemin bilmem kaç küsür yıldır bir kısım biznıs münasebetleri dahilinde görüştüğü Baker ailesi İngiliztere adındaki gönlümde taht kurmuş biricik ülkede yaşar. Beş nüfuslu (3 çocuk+2 büyük) olmakla beraber, gurbette yorgun düşen ceylan Emir ağabeyimin bir nevi fostır perıntıdırlar (yani nüfus beş buçuk-altıya da çıkarılabilir). Çok sevilesi, bağıra basılası bir ailedir bu aile.
Neyse efendim mevzuya gelelim, bu ailenin annesi (dı profeşınıl mamma) Ceki hanfendi ülkemizi ziyarete geldiler. Ben de geçtiğimiz 3 günü kendisiyle beraber geçirdim. Aman yarabbi ne hoşsohbet, ne açıkyürekli insan. Yahu aramızda 30 (otuz) hatta daha fazla yaş var; ama pek iyi kaynaştık. Aynı zamanda kendisi the one and only Jamie Oliver kişisini de tanıyan bir arkadaşa sahipmiş ve bana kendisinden imzalı bir kitap yollayacakmış. Nasıl yani?!?! Hatta bu da yetmezmiş gibi "ne zaman istersen gel bizde kal, hem seni Jamie'nin annnesiyle babasının pabına götürürüm bize çok yakın" bile deyip beni dumurdan dumura sürükledi!!
Aman yarabbi çok büyük umutlar içersine girdim iki dakkada ama neyse, umut fakirin ekmeği demişler. Neyse canım kaynaştık ya ben ona da sevindim. Bu arada İngilizcem epeyi gerilemiş yahu, ben en iyisi biraz daha BBC izleyeyim.
İşte bu da böyle bir şey, paylaşayım dedim.
K.

12 Temmuz 2007 Perşembe

Sıkıntı

Sevgili yavrum, allah razı bağıntısı demekten başka bir şey diyemez oldum. İyiki çiziktirdin bir şeyler, ben de yeniden çalışır konuma gelebildim (standby mode off). Şu radarlive yazısı sorunsalı beni öyle bir gerilmiş naylon çamaşır ipi formuna sokmuştu ki "tatilden döniyim sonra oturup yazcam, valla" yakarışlarımdan sonra İstanbul'a döndüm döneli değil elle tutulur, gözle görülür bir şey yazmak; bilgisayarı aç(a)madım bile. Ben bugün bunu öğrendim: Ne zaman duygu dolu anlar yaşayıp, felaket derecede etkilendiğim bir deneyim, bir eksperiyans yaşasam; kendisini hafızamın derinliklerinde özenle paketlenmiş bir şekilde kapalı tutup, kimseye anlatmamayı tercih ediyorum nedense. Bunun için de sürekli bahaneler buluyorum: yok efendim çok süperdii kelimelerle anlatılmaz, yok efendim basiretim bağlandı yazamıyorum, yok efendim galiba çok tembelim... Sonu gelmiyor bunların. Hatırlıyorum da dokuzuncu sınıftayken DT'de bir oyuna gitmiştim, Leenane'in Güzellik Kraliçesi. Şu meşhur İrlanda obsesyonumun kaynağı olmuştu bu oyun, çok etkilenmiştim, gençlik işte(nostaljik takılmaya çalışmak)... Ödev namına bir şeyler yazmam gerekti bunun hakkında, zorladım, uğraştım, yok yazamadım. Yahu, her küçük, minik detayı anlatmak ister mi bir insan? İsterse, roman kalınlığında hallice bir ürünle kalakalırsın işte elinde.
Gel gör ki sayın varolmayan okuyucu, aynısını radarlive için de yaptım. Dünya'nın en aptal, en lüzumsuz, en gereksiz yazısını(şu an okuduğundan sonra geliyor sıralamada) yazmaya yeltendim, hemide Fethiye sıcağı altında. Nitekim hüsranla sonuçlandı, şu an hayatını bir taslak olarak sürdürmeye mahkum. Ben bundan sonra böyle üzerimde fena büyük etkiler yaratan ekisperiyanslarımı yazmaya kalkmayacağım (en azından adam gibi, pilan tematikli bir şeylerle ortaya çıkana kadar); nitekim sonra post-ekisperiyans sendromu yaşıyorum, ottan buttan ultra geyik yazılarımı da yazamıyorum.
Yalnız ve de yalnız,
Not: Beirut'u gördük, ense traşlarını sadece. Adamlar 2mm önümüzde yürüyodu, meraba bile diyecek cesarete sahip değildik! Allahım yarabbim, sen bana akıl fikir ver.
He bi de şu var tabii,
Sevgili yavruma not: Anacım süper olmuş şu yavru blog, süperin.
K.

Fatih Akın my mate



İştee!!! İşteee bulduuum! Buldum onu! Dı ha ha! İşte televizyonda bana bir kez görünüp bir daha asla görünmeyen film! İştee!! Buldum seni! Ha haa!

Fatih Akın niye bu kadar süpersin? Açık konuşalım.

Not: Fişleri prizde bırakmamak konusunda haklıymışım demek! Paranoyam değilmiş! Böyle bir şey varmış!

Ve tabii ki F.A. incileri:
-Şarjı doldurma alaleti
-Elektrik, ışık mışık falan onların hepsini kapatın
-O kadar

Dünyanın ısınmasını stop etmemiz lazım.

Dünya soğuk kalması lazım.

T.

11 Temmuz 2007 Çarşamba

Yazılamayası radarlive yazısı

Ben şunu anladım: Biz kiiiim bir şey üzerine yorum veyahut herhangi bir şekilde ciddiyet gerektirecek yazı yazmak kim. İş saçma sapan şeyler çızıktırmaya gelince üstümüze yok ama, bir tane düzgün yazı yazmamız gerektiğinde katatonik şizofreni geçiriyoruz. Ve tabii ki en iyi yaptığımız şeyi yapıyoruz, yani görmezden geliyoruz. Bir süre sonra sanki hiç olmamışçasına yok oluyor zaten. Tabi şimdi bir adet alenen blog yazısı dünyanın en önemli şeyi sayılmaz, ama hayatımızın her alanında böyle yahu. Kredi kartıyla astronomik alışverişler yapılır, akşam hastir ee bende böyle bişey yaptım ama ehi ehi diye strese girilir, ertesi gün, herneyse bugün yeni bir gün! diye hayata kalınan yerden pür neşe devam edilir. Gibi gibi..İnsan tabi günün yarısı bittikten sonra uyanınca böyle saçmalayabiliyor. Zira dün gece Kingdom of Heaven adlı kurgudan, ne biliyim bi sinema filmini sinema filmi yapan her türlü ıvır zıvır ayrıntıdan yoksun olan filmimsiyi izlemeye kasıp sabahın kör saati yattım.

Bu arada Radar'la ilgili hiçbirşey yazmayacağım, kendimi ne zaman ve niye rolling stone editörüymüşüm de illaha inceleme yazısı kıvamında birşeyler yazmalıymışım fikrine inandırdım hatırlamıyorum ama zaten kimsenin okumayacağından eminim. Okusa okusa bir tek sevgili yavrum okur, o da zaten yanımdaydı. Haa sevgili yavrum, bakınız imzalarımız:


Aah ah sevgili Adriano. Lovefoxxx diye k.çımız yırttık, karşımıza kim çıktı. Bu arada Beirut faciasını hala atlatamadık. Neyse ki inanıp kendimi fotoğraf çekmeye vermişimde elimizde anı diye teselli bulabileceğimiz bir çeşit fotoroman kaldı. Gerçekten bi fotoğraf çılgınlığı yaşamışım ama, bir daha ki sefere götürmeyeceğim makine falan. Kendimi kaybediyorum.

Bugün Transformers'a gideceğim galiba. Ha haaa.

T.

8 Temmuz 2007 Pazar

Azimle s.çan betonu deler (*perıntıl advizori)

Gelecek poroğram:

- Asla yazamadığımız ama yazmadan rahat uyuyamayacağımız, kendi ellerimlen japon misali 24 saat bıkmadan usanmadan çektiğim fotoğraflarla süslü Radar live '07 yazısı.

- Şu sıralar yapacak bir iş bulamadığımdan yeniden merak sarıp bu sefer azimle bitireceğim (zaten beş bölüm mü ne) Tomb Raider Legend ile yeniden vuku bulan Tomb Raider / Lara Croft / bilgisayar oyunu sevdam. A Tribute to Tomb Raider, bir nevi. (bir zamanlar tomb raider diye yatıp tomb raider diye kalkıyordum niyeyse, eşzamanlı olarakda oynamaktan ödüm patlıyodu, bir nevi self işkence?).

Fakat şimdi TR Legend oynayacağım..Alev saçan böcüğümsü boss yaratık beni bekler. Ölmüyoda meret. Sinirleniyorum utanmadan.
T.

28 Haziran 2007 Perşembe

İki pozitif motivli çatışma

Efeniim, evet hayırlıyısıynan internette beirut, nouvelle vague, juliette and the licks vb. gibilerinden tonlarca tapılası ismi görüp dumur olup akağbisinde "bu ne lan şaka mı?" repliğini dile getirip de biletleri bilmemkaç ay evvelinden alınmış, uğruna hyde park'taki o2 festivalinden vaz geçilmiş (gerçi tek neden bu değildi tabiyki, ulaşım, para, vize gibi başka ufak detaylar da yok değildi) sevgili radar live isimli oluşumun günü geldi de çattı. Lakin şimdi de "bu kadar zaman bu oluşumu gereksiz yere mi övdük?, ya acaba gitmesek mi?, biletleri mi satsak?, hayal kırıklığına uğriycaz galiba?, of nası olcak bu iş?" gibilerinden sorgula butonuna basılmışcasına kendimizi mantığın sınırlarını zorlamaya ittiğimiz anlar oldu (boşuna mı yazıyor orada çelişki insanıyız diye). Yok ama, tabiyki gidilecek de, öyle "iç huzursuzluk yaratalım illa" bünyesideki sorular bunlar tabii. Yalnız, şöyle bir son dakika problemiyle yüzleşmekteyim: acaba cuma akşamı çok pek sevgili canım cicim dadından yinmez yapısı olan bir insanın doğum gününe mi gitmek lazım? yoksa onu istemeyerek, içi cız ederek de olsa ekip (!?!?), mor ve ötesi mi izlemeye gitmek lazım? Esasen gerçek problem mor ve ötesini kaçırıp kaçırmamak değil, zira kendileri yerli malı yurdun malı canım isterse günün birinde giderim (darıldım ben onlara son albümde zaten buyrun burdan bakın: tanımlanamayası dinleyici kitlesince ister istemez tapılan"cathcy" melodili şarkılar). Gelin görün ki, ertesi gün ben Kilyos'lara kadar tek başıma gidemem, mümkün değil, korkarım yahu, midıl of nover sonuçta. Hazır sevgili yavrum ve kendisinin sevgili ablası (dı big sis issue) ve de onun sevgili arkadaşı ile birlikte gitmek varken, bilemiyorum yahu.. Amaaaağn! Karar vermek zor zanaat! Ne yapacağım ben yahu? Olmadı.
K.

Radar'a 1 kala

Radar'dan önceki son gün, ha ha. Hava atmış derecenin biraz altında. Ayağımdan ameliyat oldum, dolayısıyla denize giremeyeceğim, hatta girememekle kalmayıp ayağımdaki &%!'^? pansuman yüzünden doğru düzgün duş almakta bile zorlanacağım. Bu ne demek oluyor? Festival boyunca çok fena (siriyıs) hijyenik problemlerle karşı karşıya kalacağım. E sıcak tabii. Herneyse, artık kübücüğüm bir şekilde yardımcı olur da pislikten bünyemde mikroorganizmalar üretmekten kurtulurum. İğrenç bi yazı oldu bu ya. Bu kadar paylaşımcı olmamalıyım. Tabi kimsenin okumadığını bilince insan alenen herşeyi yazmaktan kendini alamıyor.

Herşey bi yana, mutlu bi haber de almadık değil (burdaki 'de' ayrı mı yazılır bitişik mi?). Ehem ehem: Sevgili okuyucular (?), Radar Live'ın ilk günü - ki kendisi 29 Haziran Cuma gününe tekabul etmekte, a.ka. yarın - Duman adlı ne idüğü belirsiz (zevkler & renkler issue) grup yerine Mor ve Ötesi adlı bir zamanlar pek bi dadından yinmeyen ama artık 'Şirket' isimli şarkılarının kıvamına gelen grup sahne alacaktır. Üzülmeyiniz, Radar yetkilileri "keh keh keh cuma günü sadece duman var, izleyeceksiniz işte!!!! izleyeceksiniz!!! zorlaaa!!! ni ahahaha!!!!" diye çok çabaladı, çok efor sarfetti, lakin allahın sopası yok işte. Duman adlı sevimsiz grup son dakka çemkirmesi yapmış, böylece festival kapsamından çıkarılmışlar. Ya da ayrılmışlar? Kim bilir? (kimin umrunda?). Bu olayın beni ilgilendiren tek tarafı, festivalin ilk günü abzük bi gruba tahammül etmek zorunda olmayışım.

Ee işte müzik piyasasıda böyle bi yer, ne entrikalar dönüyor. Gün geçmiyor ki bu insanlar birbirine çemkirmesin, konserleri turneleri iptal etmesin, gruplar dağılmasın. Falan da filan da. HA HA HA! Festivalin ilk günü kurtarıldı, mişın komplitıd.
T.

27 Haziran 2007 Çarşamba

Meteoroloji n'aptın dude?

Bana mı öyle geliyor yoksa günlerdir "ohoooaaaa çarşamba çok sıcak olacağhhhmış sakın dışarı çıkmayııınn, ölürsünüüüz, 55 derece olacaağhmışş, felakeeet, çarşamba günü dananın kuyruğu kopacağh!!" diye gözümüz boşuna mı korkutuldu? Şahsen sabah ilk uyandığımda 'allahım, evet birazdan öleceğim, eşşedü ennaa--' diye içimden geçirmedim değil, fakat o ekstrem sıcaklığın odamdaki halı ve kapalı olan camlarla bi ilgisi olabilir. Zira bunu idrak edecek kadar bilincim yerine geldiğinde ni ahaaaağğ diye camlara doğru öyle bir atıldım ki zavallı ne olduğunu şaşırdı. Neyse. Hava şu an bariz kapalı ve esiyor. Hatta neredeyse optimistliğin, kandidliğin sınırlarını zorlayıp yağmur bile yağacak diyeceğim. Hani, bu muydu o 'mighty çarşamba'? N'ooldu? Gayet serin şu an hava önceki iki güne göre. Birazdan şakır şakır yağmur yağarsa bile hiç şaşırmayacağım, artık meteorolojiye hiç güvenim kalmadı. Aslında bu biraz iyi bişey, çünkü önümüzdeki bir kaç günü yine arabistan çölü sıcağı göstermişti. Artık hayata daha pembe gözlüklerle bakıyorum.

Dün rüyamda öyle bir yağmur yağıyordu ki, etrafı sel götürüyordu. Ve biz bu selin, çamur deryasının içinde pür neşe, ağzımız kulaklarımızda, etrafa koşturuyorduk. Baya selin içinde oynuyorduk diyebilirim. Yanımda kim vardı hatırlamıyorum tabii, o sırada yağmur yağması olayına yoğunlaşmıştım. Valla şu an iki damla yağmur damlası düşsün, çok ciddiyim kendimi sokaklara atacağım. Zaten hava şu an çok güzel esiyor. Ha ha ha!!! Doğa çok cin bi oluşum, allah karetsin seviyom lağn!
T.

Not: Madem meteorolojiyi hicvettik, bari kültür bakanlığınada iki çift laf edeyim (bu gidişle bu blog izlenecek, rtük kararıyla kapatılacak - olsun sükse yapar ni aha). Marmaris Bale Günleri adlı nadide oluşumun kaynak (a.k.a para) yetersizliğinden dolayı başladığı gün bitmesine seyirci kalınıyor ya, ben artık ne diyeceğimi ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Sayın kültür bakanımız bir camiiye ayaküstü cüzdanını çıkarıp 1000 ytl bağışta bulunabiliyor ama. Madem böyle bir kapasite var, o halde niye 'kültür' alanında hiç kullanılmıyor? Hani 'kültür bakanlığı', o hesap yani. Neyse.

Not II: Ah işte, sonunda yangın da çıktı (çıkmıştı zaten de, yakında çıktı yani). Ben bunu yazarken eş zamanlı olarak yan sokaktan bi itfaiye aracı geçti, sirenleri açıktı. Eğer sahiden bi yangınsa, ben bunu buraya yazdım (araştırmacı gazetecilik blogculuk).

26 Haziran 2007 Salı

Grönland'a değil de Dublin'e, Cork'a neyin var bir uçak elbet ve de ben gitmeye sadece can değil neyim varsa atıyorum!

Can sıkıntısı denen kavrama benzeyen zımbırtının ve de sosyal hayatın yürürlükte olup olmadığının bir göstergesi olsaydı eğer (ki bu simste social ve fun ibrelerine denk düşüyor olurdu hatta bu ikisinin kombosu olurdu) benim can sıkıntım ve asosyalliğim şu an sanırım (sanmam aslında, zira eminim) o göstergenin narin ve hassas yapılı cam tüpünü vahşice kırıp geçmek suretiyle şiddetli bir azim ve istikrarla cehennemin dibine doğru saatte 400 ila 500 km hızla yol alırdı. Nitekim canımın sıkılması değil artık öldürücü bir şekilde boğazlanması ve de kendimi kırmızı tv koltuğuma zincirlemeye odamı en ufak bir güneş ışıncığının bile girmesine izin vermemeye varacak derecede asosyallik olarak adlandırılmak için bile fazla ilerlemiş bir ruh ve sinir rahatsızlığına sahip olmam söz konusu.
Evet, evet ben ki her allahın günü aynı telefon görüşmesi başlangıcı ritüelini gerçekleştirdiğim sevgili yavrumun nefret ettiği "yaz gelsin, yaz gelsin, gezelim eğlenelim, kavunlu dondurma yiyelim" insanlarından biriyim, şu an yazın gelmiş olmasına binbir küfür saydırmakta, kendisine attırmakta ve ozon tabakasında Ayşe Teyze'nin çamaşır suyunun bile engelleyemeyeceği "Caaart" ses efektli bir delik açmış olan insanoğluna (e o halde tabiyki başta kendime) "İyi b.. yedin! Afferin! E vallahi bıravo!" gibisinden sarkazm dolu tebrik sözcükleri sıralamaktayım. Yani tabağa koyduğum dondurma ben daha yemeye başlamadan eriyik bir bulamaç halini aldı ve de karamlliyle çikolatalı artık birbirinden ayırt edilemez hale geldiyse, bu bir katliam değildir de nedir?
Sıcağın ruh sağlığıma tecavüz etmesi dışında aynı zamanda bu sıcakta dağın tepesinde bir başıma kalmaktan, sıkıntıdan yemek yapıp yapıp yemekten, basen bölgemdeki yağ kütlesini itinayla 5 katı hacmine çıkarmaya çalışmaktan, dışarı çıkıp bir iki değişik insan yüzü görmek istemekten (simsteki meet new people isimli aspiration öğesi), bütün gün gerçek anlamda HİÇ bir şey yapmamaktan o kadar fenalık geldi ki, yukarıdan social bunny ve adını bilmediğim tuhaf Einstein kılıklı psiko amca gelecek sandığım anlar oluyor.
Yani utanmasam, suyla sarhoş olan insan misali halüsinatif etki gösteren bişey yemeden halüsinasyon göreceğim. E ne demişler, "Deliye her gün bayram!". Hatta hiç utanmaz arlanmaz (bakınız: ar nedir, ne değildir? sorgulaması by T.) bir kişi olsam, şimdi şu an geçen gece rüyamda gördüğüm kamınvelt aksanlı sarışın İrlanda menşeli delikanlının yanına astral seyahat yapacağım.
Of yarabbi of! Dört gündür hatta daha da fazladır dışarı çıkmıyor olmanın ve de medeniyete dair tek ses bile duyamamanın (efendime söyleyeyim bir klakson sesi olsun, simitçi amca bağırışı olsun ne bileyim) götürdüğü akli dengem saçma sapan şeyler yazmama neden oluyor. Cem'in (a.k.a Cemşit) her Allah'ın günü Alaçatı'lardan arayıp bana nispet yapması, üstelik Yiğit'le de (a.k.a the dancer + surfer dude) konuşturarak ona da orada olsam çok eğleneceğimi söyletmesi gibi çileden çıkartıcı durumlar da cabası. Birazdan sevgili yavrumu arayıp yazımı okumasını talep edeceğim. Ben bu yarışı açık ara farkla kazandım kanımca ne de olsa T. kişisinin sims oynayaileceği bir bilgisayarı var, benimkisi ise şu an beyninin çatlamış olması nedeniyle servis dışı ve oynadığım yagane ve pek sevgili bilgisayar oyunu olan sims 2 seasons'a bile erişimim yok. Bunun için oturup ağlasam hatta ağlanacak halime gülsem yeridir. (Varolmayan okuyucu kitlesine kendimi ne olur acındırayım ama lütfen!)
K.
Sevgili yavruma not: Beni ciddiye alma sevgili, my dearest T. zira şu an i am high on being bored.
Okuyucuya not: sims adlı oyunun yaratıcılarından hiç bir komisyon almadım, valla.

Grönland'a uçak kalkıyor mudur

Canım sıkılıyor, ey ahali. Yok yok, sıkıntıdan patlamak üzereyim daha ziyade. Yaz mevsimi zaten kavram olarak canımı sıkan birşey. Yaz gelsin diye bi taraflarını yırtan insanları kesinlikle anlayamıyorum, geldi de n'ooldu ki? Dışarısı 50 derece, tembellikten, miskinlikten öleceğim. Bişey yapmaya kalkıp hemen akabinde 'yoh yoh lan hava çok sıcak' diye vazgeçiyorum. Herşeye sıcağı bahane eder oldum. Hoş, bahane edilmeyecek gibi de değil ki, 50 derece!? Şaka gibi.

Dün haberlerde 'sıcak tatili' hakkında toplantı yapıldığını duydum. O an işte o kadar umutsuzluğa kapıldım ki, artık böyle şurama kadar geldiğini anladım. Bardağı taşıran son damla o oldu. Yahu biz iyice b.ku yedik, bundan sonra hep böyle olacak. İnkar etmenin lüzumu yok. Pişecez bundan sonra. Gidip kendimi İrlanda'nın, ne bileyim İskoçya'nın serin dağlarına, yaylalarına vurmak geliyor içimden. Hatta işi abartıp geleceğimi o yönde planlamayı düşünüyorum, mutlaka kuzeye yönelmeliyim. İzlanda'ya, Grönland'a gitmek hedefim. O da kesmezse kuzey kutup noktasına çıkıp bi iglooda yaşamak en büyük hayalim. Yeter yahu, doğa resmen intikam alıyor: "hehehehehh siz ozonu deldiniz, sera etkisi yarattınız, bende sizi kavuracam ni ahahaha!!!"

O değilde, sabahtan beri yaptığım saçma sapan şeyler aklıma geldi şimdi; kaldı ki zaten topu topu üç bilemedin dört tane kayda değer eylem yapmışımdır. Onlar da çok kayda değer olduğundan değil yani, eylem sayılabilesi olanları kastediyorum. Bi kere öğleye kadar uyumak en sinir olduğum şeydir. Ki en çok yaptığım şeylerin de başında geliyor malesef. Saat on iki'de kalktıktan sonra bi daha kendime gelemiyorum, gözler yarı açık yarı kapalı, mutfağın yolunu buluyorum hemen. Zor değil tabii benim için. Yemek yapma / hazırlama özürlüsü olduğum için fiks kahvaltım kornfıleks. Bazı günler kase alıp içine kornfıleks üstüne süt dökmek zorunda olduğum için bile çemkirdiğim oluyor, o zaman direk salona gidip moviemax'i ya da dizimax'i açıyorum. Gerçekten kontrolden çıktım. Ha bi de 'anneeeaa karpuz kesseneeğğ, lütfeeğğnn!' ritüeli var. Bizde bi yaz merasimidir. Daha demin annem kocca bi tabak karpuz getirdi; ben tabağı görür görmez "anneea ohaa nası yicem o kadar karpuzu yoğ artık mide fesadı geçiririm!?" demiş olsam bile (o kadar fazla bi miktardı yani) tabağın üçte ikisini yemekten geri kalmadım. Ve haklıymışım, şu an mide fesadı geçiriyorum. İnsan hep kendiyle olmasına rağmen hala kendisini şaşırtabiliyor, o kadar karpuz yiyebilme kapasitem olduğu hiç aklıma gelmezdi. Yani gelirdi tabii, ama tok karnına sahiden bu kadarı beni bile şaşırttı.

Bir de bugün sims oynarken sıkıntıdan en sevdiğim, tam prototip aile profili çizen van de kamp family'mde ailenin annesine kocasını aldattırdım. Niye yaptım bilmiyorum, çoluklu çocuklu kadındı halbuki. Aslında toddler'ı olsa yaptırmazdım. Ama o kadar sıkılmıştım ki oyun inanılmaz rutin geldi gözüme. Böylece en sevdiğim sim'imi ucuz kadın yapmış oldum. Oldu mu şimdi?

Ay asıl komik olan, sabah (sabah derken?) kalkar kalkmaz direk televizyona yönelip, sanki o an o çok hayati bi görevmiş de onu gerçekleştirmem gerekiyormuş gibi uyurgezer adımlarla zar zor koltuğu tutturup, kendimi tekrar koltuğa atıp, allahtan el mesafesinde olan kumandayı alıp tek bir düğmeye basıp tekrardan onu öteki koltuğa fırlatmak suretiylen karşıma çıkan ilk filmi kararlılıkla izlememdi. Bazen bunu yapıyorum. Ne kadar aptal olursa olsun, dünyanın en gerizekalı filmi dahi olsa, azimle baştan sonra izlediğim filmler oluyor. Bugünkü piyango Beauty Shop diye bi filmdi. Tek iyi yanı Kevin Bacon'ı efemine (hatta eşcinsel? orasını anlayamadım zira kafa yoramadım) bi kuaför olarak görmekti. Allahtan film çok uzun değildi de kendime yaptığım bu işkence kısa sürdü. Kurz und schmerzlos.

Şimdi önümde iki seçenek var: Ya dvd izleyeceğim, ya da dışarı çıkıp insanların arasına karışmayı deneyeceğim, nitekim dün evden hiç dışarı çıkmadım ve social'ım o kadar çok düştü ki (sims oynamayı abartmak) sapıttım. Ama yok, önce hava biraz daha serinlesin. Aslında niye araplar gibi yapmıyoruz, belki de gündüz paso uyuyup yaşamımıza gece devam etmeliyiz? Bana şu dakika çok mantıklı geliyor.
T.

(kübü bunu okuduğun zaman haber ver, hangimizin canı daha çok sıkılıyor kapıştıralım. he he)

25 Haziran 2007 Pazartesi

"there and back again: a little sister's tale" by T.

Gittim, döndüm sayın arkadaşlar. Bir gün bile sürmedi, eğer matematik hesabım beni yanıltmıyorsa (güven olmaz tabii). Çoğu yollarda geçti zaten - iyi ki de geçti, uzun zamandır yolculuk yapmak istiyordum. Araba, karavan ve otobüs yolculuğunu çok seviyorum yahu. Günlerce gidebilirim öyle boş boş. İn cin top oynayan yerlerden alenen geçip gitmek dünyanın en güzel duygularından birisi. Ööyle, upuzun, nereye vardığı belli olmayan, middle of nowhere diyarlardan geçen, sessiz sakin yollar olur ya, koyun beni üstüne. Hiç şikayet etmem. Tır şoförü mü olsam?! Herneyse efenim, 'bu da böyle de bişiy'. Dün saat 13.30 sularında başladığımız Ankara yolculuğumuzun sebebi, pek sevgili aplamın ODTÜ denilen okulumsudan mezun olmasıydı. Okulumsu diyorum, çünkü benim kafamdaki okul imgesinden oldukça farklı bir yer. Ona başka bir zaman ayrıntılı olarak değineceğim. Nitekim şu an saat gecenin 02.21'i ve hiç uykum olmamasına rağmen sıcaktan bayılacağım için yatmayı düşünüyorum. Bilincim kapalı olursa en azından sıcağı hissetmem!? (kafamda senkronize olarak uçuşan soru: insan uyurken bilinci kapalı mıdır? yoksa kapalıysa bu ölmüş olduğu anlamına mı geliyo? hmm).

Allahım bu ne sıcaktır? Hayır normal değil, ondan soruyorum. Sorgulamak manasında. Bugün zavallı mezunlar ODTÜ stadyumunda saatlerce güneşin alnında beklediler ya, ben onlara yanarım. Hadi mezun oluyoz bari sesimizi çıkarmayalım diye şikayet etmediler pek, çaktırmadılar, ama yine de öyle bi piştiler kiii ('o ne tilkidir oooo' tonuyla söylenmeli). Bi de babamın 'ankara'ya gidip napıcaz? dolaşalım biraz. şuraya uğrayalım, buraya uğrayalım, şurda çay içelim, burada yimah yiyelim' diye alakalı alakasız heryerde durması ve benim istikrarlı olarak çişimin gelmesi sonucu akşamın bir kör saati vardığımız Ankara'da derin bir oh çekmekten kendimi alamadım. Ne rutubet ne bişiy! Tamam orası da sıcak, ama insanı intihara teşvik edecek kadar değil. En azından kendini hissettirmiyor. "Kardeş, havam sıcaktır, ama kendi halimde takılıyorum ben, kusuruma bakma' gibi yani. Hmm.. Herneyse, ne diyordum?

Hah! Mezuniyet... Tabii ki çok şamataydı. Ablam alttan iki ders bıraktığı için bizde 'hohoaha kızımız mezun oluyo lağn!' havası pek oluşmadı, ama yine de bi duygu seli yaşamadık değil. Babam yalnız özel olarak elektrik elektronik mühendislerine daha çok duygu gösterisi yaptı. Meslektaşlarım diyor. Hay allahım. Bu arada okul birincileri, ikincileri ve üçüncüleri yine hep bu bölümdendi gizemli bir şekilde. Sorgulamadım, ama babam çok sevindi. Bi ara ablamı unuttu.

Tören sonrasında ise 'fotoğraf çekeliğeem!!?!' telaşı içinde bi ara aplamın ilkokuldan arkadaşı (şu an aynı üniversite + aynı bölüm + aynı ev) pek bi sevdiğim çılgın Bilun (kendisi, 'bu ne ki şimdi yağ!? ben bu sıcakta cüppeyle oturmam! gereksiz yere antuziazm! protokol falan, nahoş. ben veli klasmanından katılıp izleyecem sadece!' diye çemkirip, olaya sahiden seyirci olarak katılıp bizi çok güldürmüştür) beni bi ara 'gieel gieel' el hareketiyle yanlarına çağırıp, akabinde çevik bir hareketle o sırada aplamların yanında duran başka bi odtü öğrencisinin (ya da mezunu? sorgula butonu off) tabiri caizse önüne atmıştır: Bah çocuum, bu abi odtü piskolojiden, KONUŞ!. O an tabii ki atlatamadığım şok içerisinde gevelediğim bir kaç kelimeden sonra olay mahallini hızla terkettim sanırsam. Zira hatırlayamıyorum.

İşte böyle eğlenceli şeyler oldu mezuniyette. Her zaman olduğu gibi aplamı bir kez daha çok kıskandım. (previously on tuğçe's jealousy: the öğrenci evi issue, the ankara issue, the odtü issue, the karetta karettalar issue, vb.)

Şu an mezuniyetten aklıma tek gelen şey ise, geçitte bölümlerden birinin taşıdığı pankart: Sıcak, daha da sıcak olacak! (stadyumun merdivenlerinde güneşin altında oturan velilere ithafen).
T.

24 Haziran 2007 Pazar

Get me away from here, i'm dying

Yarabbi! Günlerin en yorucusu ve en içte ukte bırakıcısı! Öğlen gelen misafirlerimiz, yeni kalkıyorlar, hatta kalktılar geçirildiler bile. Yaptığım yemekler beğenilmiş, afiyetle yenmiş ah ah nasıl kabardı egom, pek mutlu oldum.
Neyse efendim, sabahtan kalkıp tatlıydı salataydı bıt bıt derken sevgili yavrumdan gelen bir mesaj beni gerçek dünyaya döndürdü. Ankara'ya giderkene oturmuşlar ağaçlı mağaçlı pastoral ortamlı bi çay bahçesinde oturmuşlar, çay içiyorlarmış. Oh, keyfe bak! Aklımda canlandı serin serin şöyle kavak ağaçları falan, renkli bir çay tabağı olan demli bir bardak çay. Daha sonra meyveli tartımın jölesini üzerine dökerken Cemşit aramıştı hatırladım, onu aradım. Yiğit (as known as the salsa guy) çıktı telefona Cem'in kendine has ses tonunu taklit etmeye çalışarak. Kandıramadı beni. Bir nispet de onlardan geldi. Alaçatı'dalarmış efendim, çok güzelmiş falan fişman. İmrendim yahu. Denizli güneşli tatilden hiç haz etmediğim, hele hele bu tip tatillerin sevdiğim neredeyse tek yanı hindistan cevizi kokulu güneş yağları olduğu halde, çok içlendim. Herkes de bir yerlerde, ben de burada, İstanbul il sınırının pek de içinde olamayan evimde, kabul günü yapan hamarat ev hanımı misali, misafir ağırla, çocuk bak vs. geçiriyorum işte öyle günlerimi. E geçinip gidiyoruz işte şekerim n'apalım?
K.

23 Haziran 2007 Cumartesi

Özel mi özel arabası olup, bastılar mı gaza gidenleri kıskanıyorum!

O kadar konser yalan oluyor alarmları vermek boşa olmasa gerekti; çünkü Cülyın Loyd Vebır 17. yüzyıldan kalma enstrümanıyla ülkemize gelip konserini verdi, izleyenlerin ağzından sular seller fışkırttı ve de gitti. Gitti. Biz gittik mi Tuçem? Hayıırr. Neden? Ulaşım problemi yaşadık?! Şu dakikadan sonra istediğimiz kadar kontr argüman bulmaya kasalım: diyelim ki: "Aa ama tırnağımı çektiler gidemezdim", "Aa ayağımı ikinci kez burktum gidemezdim", "Yok artık konser sırasında yandım anam ahh ayağımmm diye bağırmaktan iyidir aaa nası gidecektim bu halde??"... Ama çok iyi biliyoruz ki değil tırnağını çekmek ayağını koparsalar bile o konsere giderdin (kanında var ne de olsa, bakınız: ablanın ayağından ameliyat olup akağbinde Rolling Stones konserine gitmesi).
Aman yarabbi! Ulaşma ve ulaştırılma sorunu bir kez daha can yaktı sevgili okuyucu! Bu sorun genelde herkesin, allahın bile unuttuğu bir dağda yaşayan benim canımı yakardı bu kez sevgili yavrumunkini de yaktı. En azından yanlız değilim. Bu da böyle birşiy.
Neden araba kullanamıyorum? Neden? Neden?
K.

21 Haziran 2007 Perşembe

Julian Lloyd Webber geliyiğ!


Julian Lloyd Webber, fazla söze gerek yok. Dünyanın yaşayan en iyi çellistlerinden. Ve Türkiye'ye, hatta İstanbul'a, hatta yarın geliyor. Hem de dağ gibin daş gibin bir programla geliyor. Öyle bir program ki, okuduğum an yaşadığım duygu seli sonucu gözlerimi yaşartan cinsten bir seçmece. Bu konser, haliyle Aya İrini'de olacak: seçkin insan, seçkin ortam, seçkin akustik korelasyonu mu desem. Herneyse, bu müthiş insan, Lloyd-Webber ailesinin en bi sevdiğim üyesi, oturduğum kente, tabiri caizse 'ayağıma' geliyor; ama yok. Yine de yaranamıyor. Kendisini kanlı canlı görebilmem için beni evimden alıp konser salonuna bizzat bırakması mı gerek? Dünyaca ünlü adam yaşadığım yere geliyor, daha ne yapsın? Bu adam biniyor uçağa İstanbul'a geliyor, tamam müzisyendir, konser verecek, işi bu; ama ben, hayranıyım, işte şöyle taparım kendisine, yemiyorum içmiyorum (nerdee) adamın doldurduğu bütün kayıtları dinliyorum, 'gad bıles loyd vebır femıli!' diye dolanıyorum ortalıkta, ama adam ayağıma kadar geldiğinde konserinden gecenin bi yarısı midıl of nover bi yerden nasıl dönecem ya! şeklinde acı ve trajik bir gerçek yüzüme çarptığında bütün bunlar önemsiz oluyor. Hakkaten ya, Aya İrini'den nasıl dönücem ben!? Babam senin problemin diyor. Ee? Sonuç? Çözümle gelin bana kardeşim. Bu mudur yani? Konser yalan mı olacak? Böylesine sudan sebepten, sıfat bulamayacağım kadar önemsiz bişey yüzünden mi? Ulaşım problemi? Ulan adam İstanbul'da!? Aa bende!? O zaman? Yoh, taksiye, otobüse binemem paranoyağım. Babam ilgilenmedi. Ordan eve de yürüyemem. Alla alla. Bi dakka, nasıl dönücem peki? Dönemiceksem konsere nasıl gidicem? 'Yalan oluyo alarmı' mı çalmaya başladı? ('sular mı yandı? neden tunca benziyor mermer?' - !)


Sahiden ben nasıl dönücem ya bu konserden. Düşünmeli onu bi böyle de bişiy. &%^!?.

Culyın Loyd Vebır mı dedin?

Culyın Loyd Vebır evribadi ! Şak şak şak !!!

Kübüme not: Geçenlerde Ara Kafe'de yaşadığıma benzer bi furıstirasyon yaşamaktayım. Anladın sen onu çoktan zatende. Aaah ah, hayatı sorgula butonu nerede, kızıl havaları seyret ki akşam olmakta leğn! Nasıl dönücem akşamın o kör saatinde Aya İrini'den ben, paranoyağım ben, siti layf açmıyo beni! Hıh!
T.

Moleskine bey amca


Sıkeçbuk aldım kendime, ha ha! Allam çok sempatik, sürekli elimde taşıyıp duruyorum. Kısmetse birazdan doldurmaya başlayacağım. O değilde, şimdi bu sıkeçbuk ya, benim buna çizmeye başlamadan önce başka bi rendım sıkeçbukta çizmem lazım önce çizeceğim şeyi. Yok yok, benim gibi takıntılı bünyelere iyi gelmez bu Moleskine'ler. Fetiş objesi mübarek.
T.


Not: Şu hale bakın aman tanrım! Yoğ artık! Hepsini almalıyım! Hepsi benim olmalı!!! May pıreşıs! Nİ A HA HA HA!!! Müzik notbukunu bile istiyorum, beste yapıcak kadar solfej bilgim yok ama olsun! Poroblem değil orası yani! Fazla şekilli olmuş bunlar, dayanamıycam! Şu rafın hali nedir, getirin onları bana! -- *system failure*

20 Haziran 2007 Çarşamba

!

Yazı yazamayacak kadar mutsuz olmak zor şey,
Yazı yazamayacak kadar mutsuz olup, içini dökecek yer aramak daha zor,
Yaşanan ikilemlerin bununla sınırlı kalmadığını bilmek, onları açıkça söyleyememek zor şey,
Yorgun düşüp saklamaktan vazgeçmek istemek daha zor,
Yıllardır yok etmeye çalıştığın dileği, yıllardır vazgeçmeden umduğunu farketmekse en zoru!
K.

19 Haziran 2007 Salı

Dı balet ekspiriyıns vol.2

Şu balet gördüm sendromuna ben de kendi iç döküntülerimi sunarak katkıda bulunayım dedim, nitekim yazmazsam ağlayacağım ya da kendimi doğrayacağım(vahşete gerek yoktu ama işte öyle birşiy). Neyse efenim sevgili kardeşimin ve de okulumuzun güzide balerini Elif'in aynı zamanda yine okulumuz öğrencisi Yiğit'in (a.k.a salsa da yaparım parlak pantolonla havam var?!) kardeşinin bale resitalindeydik pek sevgili Tuğçe hanfendiyle (ki bu kadarını çoktan anlamışsınızdır bile yani neden yazdım bilmiyorum, giriş yapayım dedim herhalde). Zaten önceden de haberi alındığı üzere okulun öğrenci kadrosunun neredeyse hepsinin kız olması(neredeyse çünkü iki mini mini ve aşırı sevimli baletleri vardı) nedeniyle soloist bir erkeğe ihtiyaç duyuluyormuş. Bundan dolayı dışarıdan bir adet karizma olayını yardırmış selvi boylu, ince bacaklı(aman yarabbi o kollarımdan bile ince, dokunsam kırılacakmış gibi incecik bacaklar üzerimde tuhaf bir bayıltıcı etkiye sahipti nedense!!) bir balet ithal edilmişti. Aaah ah!
Zaten deneyimimizin buraya kadarı ve "ne olurasan ol, bale yapıyorsan gel " isimli felsefemiz Tuğçe kişisi tarafından zaten anlatılmıştı. Yazının bu kısmından itibaren ben size şu şahsiyeti internetten aratıp da bugün sabah saatlerinde nasıl bir "frustration"a(kendisi hayal kırıklığı demek/psikoloji dersinin insana katkıları) uğradığımızı anlatacağım. Şöyle ki, biz tabiyki uyanır uyanmaz (kahvaltıdan sonra oluyor tabi yoh bi de öğün mü atlayacağdıh aaa; o göbeği yapmak, beslemek, büyütmek kolay iş mi??) bu şahsiyeti internet isimli güzide kaynaktan araştırmak suretiyle çeşitli forumlarda rendım yazılarını bulduk ve kendisinin "balettir nazik çocuk, romantik, kadın ruhundan anlar" yaklaşımının aksini kanıtlayan abazaca yazılarını bulup alt takımlarıyla beyninin yerini değiştirmiş erkeklerin sevişken kafa yapısından pek de farklı bir yapıya sahip olmadığını farkettik. Gelsin hayallerin suya düşmesi, hüsran, XY kromozomlu her türlü yaratığa duyulan nefret, vs...
Kendime not: Ya gördüğünle yetin, açıp kimsenin hayat hikayesini neyin araştırma ya da görünüşe sakın aldanma. Ayrıcaaa, her balet -aynı her müzisyen gibi- adam olacak diye bir kaide yoktur, hele hele icra edilen sanatsal aktivitenin albenisiyle bu icraatı yapan kişinin olmayan albenisini birbirine karıştırmak en olmayacak iştir, zira sonra bu kişilerin karakter yapısının herhangi bir magandadan farksız olduğu gerçeğiyle karşılaşılır (yaşadım gördüm; yani sadece söz konusu balet için geçerli değil bu söylenenler).
K.