22 Temmuz 2007 Pazar

Harry Potter - and the miserable fans

Efenim biliyorsunuz artık sağır sultan bile duydu ki dün, (21/07/07) büyük gündü. The day. JKR hanımefendinin 1997 yılında hayatımıza usulca soktuğu ve akabinde esaslı bir takıntıya sahip olmamıza sebebiyet veren Harry Potter kitap dizisinin son halkası, dün itibariyle halka mal oldu: Harry Potter and the Deathly Hallows.
Pek tabii benim gibi her kitabı üçer beşer, ağzından salyalar akıta akıta okuyan, serinin tabiri caizse hardcore fan'leri biz, neşe ve hüznü bir arada yaşadık. Bir yandan açgözlülükle kitaba "DAARRĞĞHAHA HERŞEYİ ÖĞRENİCEEEĞEĞEM!! SINEYP DARK SAYTTAYMIŞ Dİ MİİİĞĞĞHEAH??" diye saldırırken, eş zamanlı olarak "ama..ama..bitti mi?? ama - on yıl biz şey hani böyle kitap çıkıcak diye bekliyoduk hep umut ışığı?? amaaağğğğ?? anneeağğğa bitti mii??" şeklinde kendini gösteren post-Harry Potter bunalımına giriyorduk bile.
Yakın çevremden gelen ısrarlar üzerine, insanları daha fazla endişelendirmemek için, bu sefer nispeten daha rasyonel davranıp kitabı öğleye doğru, normal insanlar gibi sokağa çıkıp, sanki oradan geçerken "aa kitapta bugün çıktı. kitap yani. ona da alayım hazır geçerken"cilik yapmaya ikna oldum. (geçen sefer, yani altıncı kitap çıktığında, ingiltere'de ki çılgınlığa özenip, yurdum memleketimde de böyle bir merasim havasının olacağını zannedip, sabahın yedisinde kadıköy nezih'in yolunu tutmuştum. tabii oraya vardığımda sadece nezih'te değil, neredeyse kadıköy'de hiç insan olmadığını farkettiğimde biraz abarttığımı anladım. dükkana giripte raflar dolusu yeşil yeşil HP kitaplarının sadece beni beklediğini ve kolayca alabileceğimi farkettiğimde çok hayal kırıklığına uğramıştım. oysa ben kitapların havalarda uçacağını, insanların onları alabilmek için birbirlerini ezeceğini, itiş kakış olacağını kuruyordum. o yüzden epey üzülmüştüm ve orada duran onlarca aynı kitap arasından hangisini almam gerektiğine bir türlü karar veremedim. ama sonradan kendimi şöyle teselli ettim ki, kitabın o gün satışa çıktığı göz önüne alınırsa, sanırım türkiye çapında kitabı ilk satın alanın ben olduğum şansı oldukça yüksekti). Fakat gel gör ki, daha bir evvel ki geceden başlayan 'ahanda acaba lily'nin olayı neyki?? bellatrix acaba voldemort'u öldürüp dünyayı ele geçirecek mi?? bu kitapta kimler nalları dikecek? hörmayoni'nin yine mi çok fazla diyaloğu olacak? sirius bir şekilde geri dönmezse bu kitabı yakarım! draco bir baltaya sap olacak mı? harry dark side'a katılacak mı? bütün muggle'lar ölsün' gibi çok çeşitli hezeyanlar içerisinde kendini buluvermiştim. Sonuç: uykusuz bi gece ve ard arda izlenen üç adet büyük britanya filmi: Elizabeth - A Wind That Shakes The Barley - Sweet Sixteen. English, Irish, Scottish. Bundan iyisi şamda kayısı diyerek sonunda sabaha karşı yatıp uyumayı (daha doğrusu sızıp kalmayı) başardım. Ertesi sabah ise (ki kendisi bir kaç saat sonrasına tekabul ediyor) 'yeter ulağanaan HP'nın akıbeti şu an yurdum D&R'larında alenen beni bekliyor ve ben hala evdeyim?!?!!!!' diye panik atak geçirerek yataktan kalktığım gibi soluğu en yakın D&R'da aldım. Fakat burada da kritik bir karar beni bekliyordu. Yavaş yavaş ve temkinli olarak, etrafa çok fazla bakmamaya çalışarak, mad-eye moody'nin tekinsizliği misali dükkana yaklaştım. Normalde D&R'da kitap reyonları sol giriş kapısının orada, müzik reyonları ise sağ giriş kapısının oradadır. Ben ama sol kapıyı sonradan keşfettiğim ve o sırada çoktan sağ kapıya alışmış olduğum için alışkanlıklarımı terk etmekte zorlanan bir insan olarak tartışmasız hep sağ kapıdan girerim. Bu sefer de geleneği bozmadım. Fakat fena halde korkunç bir şey çoktan dikkatimi çekip bütün midemi alt üst etmişti bile. Vitrinde, etrafta, hiçbir yerde HP'a dair en ufak bir iz yoktu! Bütün hayatımın gözlerimin önünde geçtiği o an, kendimi kitabın henüz gelmemiş olabileceği trajedisine hemen inandırdım. Sakin sakin, sanki oraya yıllardır beklediğim bi kitabı almak için değil, sabahın köründe alenen cd'lere bakmak için gelmişim gibi oyalanmaya başladım. Yeni çıkan albümlere baktım, indirimli DVD'lere baktım, hiç oynamadığım - oynasam bile orjinalini almadığım - halde bilgisayar oyunlarına baktım, hatta pıleysıteyşın denilen icattan bihaber olan ben, ps oyunlarını bile inceledim. Ama şu an hiç bir isim, kapak aklımda yok. Pek tabii ki o an aklımdan çok daha trajik şeyler geçiyordu ve kendimi teselli etmeye çalışıyordum. Hatta bir an için makus talihimi kabullenmiştim bile diyebilirim.
Bu durum yaklaşık yarım saat boyunca sürdü. Süzgün bir şekilde eve dönmeye hazırlanırken, bir yerlerden birilerinin 'Harry Potter' dediğini duydum. O an herhalde japon animelerindeki karakterlerin gözünde oluşan büyük parıltının tipik bir benzeri, bende de meydana geldi desem abartmış olmam. Yüzüme gevrek bir gülümseme yayıldı, gözlerim şeytani bi ifadeyle kısıldı. Hedefe yaklaşmıştım. Hemen hiç zaman kaybetmeden, emin adımlarla sesi duyduğum tarafa aksettim. Ve yıllardır beklediğim manzarayla hiç beklemediğim bir anda burun buruna geldim. Nispeten küçük sayılabilecek bir masa üzerine HP'ın son kitabının kopyaları duruyordu. Üstelik her üç kapak seçeneği de vardı (ama ben melankolik takılırken adult versiyonunu kaçırmışım). Pek tabii saniyenin dörtte biri bir zaman zarfı süresince afalladıktan sonra, Hülya Koçyiğit koşuşu ve yine Hülya Koçyiğit'in hep Sezercik'e kavuştuğu an ki surat ifadesiyle kitaplara doğru atıldım. Ama o an henüz pür neşe olan ben, bilmiyordum ki, başka bir çıldırtası durumla daha karşı karşıya kalacaktım.
O an, sevinçten, hayatın ne kadar toz pembe olduğunu, ölsemde gam yemeyeceğimi, seçimlerde AKP galip gelsede bir sonrakinde gidebileceklerini düşünürken, hayatımın sonuna kadar mutlu yaşayacağıma inanıyordum. Fakat sonra masaya yaklaştım. Ve o an, o hani çok mutlu bir sahnenin tam ortasında, pikap'ta usul usul çalmakta olan bir plak'ın kayma sesi duyulur, ve ortaya trajikomik ya da sadece trajik bir durum çıkar ya. İşte o sesi kafamda duymamla büyük bir problemle karşı karşıya kaldığım anı anladım. Mutluluğum derhal sona erdi. İki çeşit HP kapağı ve ben, başbaşa savaş arenasına çıkmıştık.
Yaklaşık kırk beş dakika kadar devam eden, çevrede ki D&R çalışanlarını depresyonun eşiğine sürükleyen kararsızlığım (ama bu herhangi bir kararsızlık değildir, karıştırmayın, böyle ikilemlerde kaldığımda yaşadığım ve yaşattığım perişanlığı bilen bilir - misal sevgili yavrum) sonunda 'bıeah bu kitap çocuk kadar!' sonucuna varıp turuncu kapaklıyı elememle nihayete erdi. Bir diğer gerekçem ise türkçe mealinin zaten hep Mary GrandPré ilüstrasyonlu versiyonlu kapaklı olarak basılmasıydı. Yani ona da sahip olacaktım. 'Dı hahaha'ydı. En sonunda kapağında Harry'nin otuz beş yaşında bir cem mete'ye benzediği kitabı almayı başardım. (D&R çalışanlarına buradan özürlerimi yolluyor, çabucak ve hasarsız kendilerine gelmeyi başardıklarını umuyorum).
Sonrası ise çok çabuk gelişti. Hemen çocuğummuş gibi bağrıma basıp benimsediğim kitabı kaptığım gibi evin yolunu tuttum -tutacaktım-. Fakat Pelin adlı nacizane feyvırıt pörsınıma hasbel kader kapıdan uğrayınca eve gitmek zor oldu tabii. Dün akşam saatlerinde nihayet eve geldim ve kitabımla <3.>God save the queen falan kalmadı kübücüğüm, artık o deyim God save J.K. Rowling oldu.
Neyse, artık yarım saat kadar ara verdiğim yaşantıma (ya da kısaca 'harry potter okumak') geri dönmenin vakti geldi de geçiyor bile. Bir süreliğine muggle dünyasını terkedeceğim demek oluyor bu. Kitap bittiğinde, sonra da post-harry potter depresyonum geçtiğinde, görüşürüz dış dünya. Çiyırs.
T pörsın - dı vanabi detiğtır.


ps: Voldy raks!
ps II: Bellatrix raks mor!


Not: Oy verecek ve yurdum demokrasine kendimce katkıda bulunabilecek kadar sosyal dünyaya karıştım bugün, şimdi hatırladım. Merak etmeyin, oy pusulasında nereyi işaretleyecek kadar da aklım yerindeydi. (hayır nı ahahaha bir an için gözlerim Scrimgeour'u aradı ama bulamayınca akp'ye oy verdim hahahaha dı ahahah!!! .. hm).

(Her nedense 'şaka yaptım' deme gereksinimini duyuyorum.)

3 yorum:

Xevi dedi ki...

Coinciding with the opening of Harry Potter and the Order of the Phoenix is the world-wide Internet debut of Èric and the Army of the Phoenix (Èric i l'Exèrcit del Fènix). Subtitled in English, "Èric and the Army of the Phoenix" documents the odyssey of 14-year-old Èric Bertran, unfairly accused of terrorism. Èric has since been popularly dubbed the "Catalan Harry Potter".

http://video.google.com/videoplay?docid=3666585673568780060

Èric and the Army of the Phoenix documents the truth and the personal consequences -and the politics at play- in the case of Èric Bertran, a boy from Lloret de Mar, a town some 75 km north of Barcelona (Catalonia). When he e-mailed a grocery chain to demand they label their products in Catalan, the language of Catalonia, 14-year-old Èric and his family were subjected to the midnight invasion of their home by thirty police officers bearing a search warrant from the Spanish government. The accusation: terrorism. A big fan of the "Harry Potter" series, Èric created a website that he called Army of the Phoenix, inspired by the famous J.K. Rowling stories, signing his e-mails with the name from his website. Even though they knew full well that the website belonged to a 14-year-old, from that point on, the Spanish authorities insisted on accusing Èric of being a member of an army of terrorists. His family has since taken legal action against the government of Spain for moral and psychological harassment of a minor, taking their case to the European Court of Human Rights in Strasburg and to the United Nations' International Court of Justice.

Èric Bertran and his brother Àdam tell their story in this documentary by Xevi Mató, with English subtitles by Heather Hayes. The film features statements by author Víctor Alexandre, who supervised the book about the case. Alexandre himself has also written an entertaining and controversial play about the incident, which débuted in Barcelona in 2007. Also featured in the film are contributions by Member of Parliament Joan Puig, who defended Èric before the Spanish assembly, and by Èric's attorney Emili Colmenero, who explains how the Spanish justice system connected a child to an Al Qaeda cell.

U.S. press enquiries:
Emily Moore, tel. (865) 254-5244
OgleMoore@gmail.com

the good, the bad & the queer dedi ki...

Hmm şey aaa..
SEVGİLİ YAVRUUUUUUMMMM, duyabiliyor musun beniğğğ, veyahut şu uzun mu uzun metnin altında ufacık tefecik, içi dolu turşucuk bir imge misali beliren yorumu okuyabiliyor musuğğğnn???
Ulağn, dış dünyayla bağlantı kur, ring me pls. Yüzünü göremesem de sesini bir duyayım;)
Yours sincerely + Cheers

the good, the bad & the queer dedi ki...

Anacım, şu an the wedding adlı chapter'dayım, sosyal hayata fazla karışamıyorum çünküm spoiled olmak istemiyorum, kitap bitmeden rahat edemeyeceğim, kitap bittiğinde de depresyondan rahat edemeyeceğim :) bili korgın gelmeden tamamiyle yeryüzüne inemiyeceğim sanırsam. Bu arada yukarda yazan şeye ne diyosun? Sence nedir o? Bu bu nedir bu? Yazıyı yayınladıktan 1 dk sonra falan çıktı. Otomatik yorum olduğu kanısındayım. Çok ilginç ama :D Ya da nacizane blogumuz sonunda dünyaya açıldı.

Turuli yors,
yor feyvırıt t pörsın.