31 Temmuz 2007 Salı

Back home, hopefully

Kolumdan haşince çekilmek hatta ve hatta çekelenmek suretiyle (türkçe meali: zorla) götürüldüğüm Bodrum Türkbükü mevkii'ndeki zöt rezidıns hotel end spa'dan şu an itibariyle dönmüş bulunmaktayım. Nitekim 4 (dört) gün süreli şu sancılı tatil sürecinin tek pozitif motivi elimde büyüttüğüm ilk çocuk (ilk kurban, ki ikincisi de kardeşimdir) diyır kuzenim Elif kişisi ile öpüşüp koklaşabilmem oldu. Kendisiyle bünyemize bol bol tuzlu deniz suyu ve Şirin Pancaroğlu müziği aldık, olası dünya turları hayal ettik.
Sonuç olarak,
Kendime not: Bodrum da ne yahu? Ayvalık raks (nat ayvalık bat cunda daz).
Sevgili yavruma not: Elif var ya (o ne tilkidir ooo!!), onun okuldan arkadaşı geçen sene Helsinki'ye yerleşmiş. Dünya turu yapalım derken "Aa Finlandiya'ya da uğrayalım arkadaşım var benim orda" cümlesini sarfetti. Sarfeder sarfetmez de senin söz konusu ülkeyle kurmuş olduğun gönül bağından bahsettim kendisine. Bilgine sunarım may diyırıst hani end bani çayıld.
K.

25 Temmuz 2007 Çarşamba

Ingrid Magnussen

Sonunda White Oleander' ı izledim. Ha ha ha! Aslında doğru mu yaptım yanlış mı yaptım bilmiyorum, zira kitabını okumamıştım. En nefret ettiğim şeylerden biri, birşeyin orjinalini bilmeden, adaptasyonundan tanımaktır. Zaten çoğu kişinin sevmediği birşeydir. Ama bu sefer, benim için durum biraz daha farklı. Bu kitaptan bahsedildiğini oradan buradan - ki orası burası dediğim ablam oluyor - o kadar çok duymuştum ki, nedense adından fazlasını bilmek bana nasip olmayacak gibime gelmeye başlamıştı.

White Oleander, benim tanımadığım Amerikalı bir yazar olan Janet Fitch'in 1999 yılında basılmış, egzantrik sanatçı anneyle kızının öyküsünü anlatan bir roman - en çılgınca basite indirgenmiş şekliyle. Bunu yazdım çünkü birincisi, nedense filmi izlediğimde bende 'eski' bi kitap olmalıymış hissi uyandırdı. Günümüz California'sı, bu roman için seçilebilecek en ama en olmayası, en olmamış, en abzürd mekan. Bi' kere herşeyi geçtim, Ingrid Magnussen gibi bir kadın, modern zamanda ve üstüne üstlük California'da var olamazmış gibi geliyor. İkincisi ise yazarın 'Amerikalı' olması. İnce ama derinden ırkçılık eğilimleri gösterdiğimden midir nedir, bu kitabı bir Amerikalı'nın yazmış olduğu gerçeği beni oldukça şaşırttı. Yazarın İngiliz olduğuna kesin gözüyle bakıyordum. Dolayısıyla hem çok şaşırdım, hem de nedendir bilinmez, öykü aynı öykü olmasına rağmen, ufak bir hayal kırıklığı yaşadım. Ingrid Magnussen zaten nordik bir insan (ya İsveçli ya Norveçli), allahın Amerika'sında, özellikle yaz sıcak kurak iklim özellikleri gösteren bir mevkiide işi nedir anlamış değilim. Öte yandan bence, kendisinin ağır ve abartılı bir İngiliz aksanına (queen's english) sahip olması; İskandinavya'nın her hangi bir bölgesinde ikamet etmesi; şayet ki illaha anglosakson olacaktıysa yaşadığı yerin İngiltere'den başka bir yer olmaması gerekiyordu. Evet bana kalırsa bunlar yazar tarafından gözardı edilmiş çok hassas konular.

Kitabını okumadığım için söyleyeceklerim filmi baz alaraktır. Nitekim ablam kitabı okumuş, takıntı yapmış birisi olarak filmi başarılı bulmamıştı. Neden sevmediğini şu an anlayamıyorum, o kadar o kadar güzel bi film ki. Laf arasında kiralayıp merasim şeklinde izlediğim bu film, hayatımda izlediğim en güzel filmlerden birisi oldu. Sadece ablamın msn nick'indeki kadın ismi (kadın ismi? hm) olarak tanıdığım ve iskandinav durduğu için ilgi gösterdiğim 'Ingrid Magnussen', hiç beklemediğim bi anda hayatımın idolü haline geldi. Kendimde olmasını istediğim o kadar çok şey vardı ki kadında, kendime şaşırdım. Tabii sadece bazı huylarını ve görüşlerini kastediyorum. Zira onun kadar kararlı olmak bana düşmez. Astrid'e sempati duymama rağmen ve onun için üzülmeme rağmen bir türlü onun karakteriyle bütünleşemedim. Ama Ingrid öyle bir karakter ki, insanın ne dese 'tamam abla!' diyesi geliyor. Tabii kendisini tüm zamanların en sevdiğim aktrisi Michelle Pfeiffer'ın canlandırıyor olması da ayrı bir güzellik. Filmi izlerken düşündüm, bu rolü dünya üzerinde oynaması gereken tek kişi o. Astrid'i oynayan Alison Lohman hanfendi de güzel iş çıkarmış, zira kendisi pek sevdiğim bir modern çağ aktristidir. Uncle Ray rolündeki Cole Hauser da cabası. Almost Famous'tan Patrick Fugit, vee yine pek bir sevdiğim karizmatik Robin Wright Penn. Nispeten az, ama öykü akışında önemli bir karakter olan Claire rolünde ise fazlaca haz etmediğim Renée Zellweger.
Müzikler ise bir ayrı muhteşem. Film biter bitmez can havliyle soundtrackini ararken, neredeyse sevdiğim bütün soundtracklerin altına imzasını atmış olan Thomas Newman amcanın adını görünce, hiç şaşırmadım. Bu adam yapıyor.

Tabii ben birşeyi adamakıllı oturup yazarak anlatmak ile sohbet ederek anlatmak arasındaki ince çizgiyi (aslında ince mince değil, basbayağı kalınca bir çizgidir bu) hala tutturamadığım için güzel bir filmi daha anlatamamış olabilirim (misal: çok beğendiğim, ama bir türlü açıklamayı beceremediğim filmler, kitaplar, şarkılar, insanlar... et cetera) ; ama zaten istediğim anlatmak değil, sadece bahsetmek. O kadar çok etkiledi ki beni, neredeyse hayata bakış açım değişti (gerçi benim gibi kolay etkilenen birisi için hayata bakış açısının değişmesi günlük bir aktivite zaten). Ingrid'in fazla karakterli kişiliği, insanları kültür eleğinden geçirmesi, sürekli 'biz vikingiz, biz güçlüyüz, onlardan farklıyız, bizi anlamazlar' diye kızını herşeyden soyutlaması, devamlı herşeyi sanatçı bakış açısından değerlendirmesi, bunu yaparken inanılmaz derecede burnu havada davranması ama bunun soyluluk olarak algılanması, Astrid'in sürekli birşeyler çizmesi, Ingrid'in hapisten kızına hayat dersleri vermesi, ama bunu o kadar bilmediğim ve özendiğim bi şekilde yapması ki saygı duymam.

Filmden en çok aklımda kalan sahnelerden birisini anlatmak istiyorum (eyvah - evet, bende merak ediyorum, nasıl başaracağım bunu acaba? görelim):
Ingrid bir fotoğraf sanatçısıdır (kitapta şair sanırım). Kısaca sanatçıdır, kendini normal insanlardan üstün görür, o daha değerlidir, kültürlüdür. Kültür onun için herşeydir. Kızını hep bu ilkeyle ve tek başına yetiştirmiştir. Çok güçlü bi kadındır. Belki de fazla güçlü bi kadındır. Bu yüzden hep yalnızdır, ama buna memnundur.
Sahne şöyle: Ingrid ve Astrid konuşuyorlar. Duvarda Ingrid'in çektiği, sergiye gidecek fotoğraflar asılı. Ingrid Astrid'e ne düşündüğünü soruyor. Astrid bakıyor ve büyük ihtimalle her insanın vereceği cevabı veriyor: "Çok güzel". Ama Ingrid kaale almıyor, çünkü nedenini söylemedikçe hiç bir önemi yok. Genelde bütün insanlar, özellikle kaba olmaya çalışmıyorlarsa, birisi onlara yaptığı bir resmi, çektiği bir fotoğrafı gösterip fikir sorsa, 'hmm çok güzel' diyip kestirip atar. Fakat bu Ingrid'in en nefret ettiği şey, çünkü eğer anlamıyorlarsa saygı duymuyor. İnsanları elemesi lazım. O yüzden Astrid'e soruyor: "Neden güzel?". Sonra Astrid fotoğraflara yaklaşıyor, bakıyor düşünüyor ve cevap veriyor. Ingrid memnun.
Sonra yine benzer bi sahne. Bu sefer Ingrid cinayetten hapishaneye düşmüş - ama hala aynı kişilik, aynı egoistlik, aynı düşünce yapısı. Ingrid, Astrid'in yanında kaldığı koruyucu ailesi Claire ile tanışmak ister. Çünkü kızının nasıl eğitildiği, nasıl insanların yanında olduğu, onlardan nasıl etkilendiği onun için en önemli şeydir. Kızının tabiri caizse 'alenen normal' insanların yanında kalmasına tahammülü yoktur. Claire gelir, konuşmaya başlarlar. Claire ona onun fotoğraflarını çok beğendiğini, kendisini çok başarılı olduğunu söyler. Ingrid, yüzünde belli belirsiz - ama tekinsiz bir ifade, sorar: "Hmm..öyle mi? Ne güzel. (*yalancı bi gülümsemeyle*) Peki neden?". Claire tıkanır (tıkaç), sözcükleri geveler, böyle bi cevabı tahmin etmemiştir, sadece bi 'teşekkür ederim çok naziksiniz' beklemektedir. Sonunda cümle kurmayı başarır: "Bilmem..Öyle işte. Hih hih!". Ingrid istediği bilgiyi almıştır, kızı bu kadınla kalamazdır. Hayatında tek bir kez gördüğü bu kadınla ettikleri tek sohbet sonrası, ertesi gün kadının intihar haberi gelir. Bikaz diz iz Ingırid Magnussen det vi ar tolkink ebağt. Şi iz dı bas. Şi puts yu sit. Dı - hah!

Herneyse..Fazlaca belli olduğu gibi Ingrid Magnussen'e 'takmış olanlar' kervanına bende katıldım. Tabii söylemek lazım, insanları kategorize etmesi ve hor görmesi filmde her ne kadar onun karizmatik gözükmesine sebep olsa da, gerçek hayatta bu insanın kolay kolay dayanamayacağı kadar pis bir davranış (tabiri caizse + sözüm meclisten dışarı Ingrid'ciğim). Ama hayatının sadece ve sadece değer yargılarının üzerine olması ve bunlardan asla, hiçbir şekilde taviz vermemesi gerçekten ister istemez insana ilham veriyor.

Bunların dışında, keşke Ingrid ve Astrid'in öyküsüyle bu yıl tanışmamış olsaydım. Kafamı çok fazla meşgul ediyor, ve edecek eminim. Bir kitap okuyup veya bir film izleyip, eğer beğendiysem (eyvah) , üstüne üstlük bir de 'etkileyici' bulduysam bazı anlamlarda, epeyce bir süre boyunca yine kendime ve çevremdekilere yaşattığım merasimi bir sevgili yavrum (a.k.a. kübü), sevgili half-kardeşim pelin pörsın, bi de annem babam ablam bilirler.

Ama yine de o kadar mutluyum ki bu filmi bugün alenen izlediğime. Böyle güzel film izleyince insan şapşi sevinç duyuyor ya, bayılıyorum.

Yarın ilk iş kitabını okuyacağım. HP'yi bile ertelettiyse bana, ciddidir.
T pörsın dı konfüuğsd deydırimır.

Günler sonra editiyorum: Kitabına başladım. İyi hoş güzel, ama ablamın bana bahsedip benim inkar ettiğim gibi sahiden filmden oldukça 'farklı'ymış. Aslında nasıl desem, film kitabın 'sansürlenmiş' bi özeti gibi birşey. Bu da kitaptaki Astrid ve filmdeki Astrid'i oldukça farklı kılıyor tabii, haliyle. Galiba ilk önce filmi izlediğim için filmi her zaman daha güzel bulacağım, MK? Bir de kitabın birinci kişi anlatımıyla yazılmış olması çok rahatsız etti. Herşey alenen basit duruyor. Nerede filmdeki şairanelik? Duygusallık? Hiiç. Belki ben filmi gözümde çok büyüttüğüm için kaçırıyorum, ama kitabı elimde olmadan oldukça boş buluyorum. Filmdeki Astrid herşeyiyle daha iyi. Hıh zaten kitap amerikın ingilişce yazılmış, tasvip etmiyorum, edemiyorum, edenleri de etmiyorum. Filmi daha güzel.

Edit II: Bu arada yalan söyledim. HP'yi ertelemedim, valla bırakamıyorum, bıraktırabilene aşkolsun zaten. Keşke bırakabilsem aah ah.

24 Temmuz 2007 Salı

Bu ne ya?! Kızdım!

Sevgili Dünyamız kliması kavurucu yaz sıcağından müthiş örnekler sunmaya devam etmekte. "Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta."
Ey insanlık, (Harry Potter okumanın büyüleyici etkisi altında dış dünyadan tamamen kopmuş, asaymış büyüymüş bu gibi non-fani işlerle meşgul yüzde hariç) soruyorum sana, 39 santigırat derece dolaylarında seyreden İstanbul sıcağı altında nasıl yaşamalıyız? Ben böyle sıcaklara alışkın değilim yahu, 24 saat havaya çemkirme programım şu an çalışır durumda. WWF broşürlerindeki fuşyalı kırmızılı panda diyordu ki Dünya için: "I am hotter than i should be!" Kendisi çok doğru söylemiş.
Sokağa akşam sekizden evvel evden çıkılmıyor, bütün gün evde yemek yapılıp yeniyor veyahut Camus'nün "Veba"'sı okunamıyor (nitekim sıcaktan ölen fareler vesaire pek açmıyor doğrusu), kısacası yağ hücrelerine yenileri eklenirken, beyin hücreleri hızla eksilmeye devam ediyor.
Bir de ÖSS genci olacağım, test çözdüğüm yok.
Beni bu sıcak havalar mahvetti.
K.

23 Temmuz 2007 Pazartesi

Çemkiren dengesiz okuyucudan inciler

Üç gündür kitap okuyorum. Bir geri bildirim yapayım dedim. Merak etmeyin, kitap okumayı biliyorum dolayısıyla spoiler vermem - bazı sadistik arkadaşlar gibi - (üzerinde cruciatus curse uygulanması gereken bazı kişilerdir bunlar)


  • Bir kere sanırım JKR kitabı yazma sürecindeyken internette orada burada sıkça rastladığımız şu 'posibıl kapıls' threadlerini fazlaca okumuş. Okumakta yetinmemiş, bir de etkisinde kalmış. Yani ne olmuş? Hiç hoş olmamış. Hele yaratıcı, hiç olmamış. Beğenmedim, tasvip etmiyorum canum.
  • Olay akışı açısından daha kitabın nispeten başlarında sayılırım fakat JKR hanımefendinin en tapılası huylarından biri olan 'insanların okumak isteyeceğini' değil de 'kendi yazmak istediğini yazması'nın en güzel sonuçlarından biri olarak, karakterler patır patır dökülmektedir efendim (hayır kabul etmiyorum bu bir spoiler sayılmaz). Dolayısıyla hoşuma gidiyor.
  • Chapter'lar arası geçişler çok belirgin. Hatta neredeyse hepsi bağımsız diyebileceğim.
  • Vee...

KILL'EM ALL JKR!!!!!!!!!!!! DI HA HA HA HAHAAA!!!!!!!!!!!!

T pörsın. (rumuz: voldemort iz gad voldemort iz hat)

22 Temmuz 2007 Pazar

Harry Potter - and the miserable fans

Efenim biliyorsunuz artık sağır sultan bile duydu ki dün, (21/07/07) büyük gündü. The day. JKR hanımefendinin 1997 yılında hayatımıza usulca soktuğu ve akabinde esaslı bir takıntıya sahip olmamıza sebebiyet veren Harry Potter kitap dizisinin son halkası, dün itibariyle halka mal oldu: Harry Potter and the Deathly Hallows.
Pek tabii benim gibi her kitabı üçer beşer, ağzından salyalar akıta akıta okuyan, serinin tabiri caizse hardcore fan'leri biz, neşe ve hüznü bir arada yaşadık. Bir yandan açgözlülükle kitaba "DAARRĞĞHAHA HERŞEYİ ÖĞRENİCEEEĞEĞEM!! SINEYP DARK SAYTTAYMIŞ Dİ MİİİĞĞĞHEAH??" diye saldırırken, eş zamanlı olarak "ama..ama..bitti mi?? ama - on yıl biz şey hani böyle kitap çıkıcak diye bekliyoduk hep umut ışığı?? amaaağğğğ?? anneeağğğa bitti mii??" şeklinde kendini gösteren post-Harry Potter bunalımına giriyorduk bile.
Yakın çevremden gelen ısrarlar üzerine, insanları daha fazla endişelendirmemek için, bu sefer nispeten daha rasyonel davranıp kitabı öğleye doğru, normal insanlar gibi sokağa çıkıp, sanki oradan geçerken "aa kitapta bugün çıktı. kitap yani. ona da alayım hazır geçerken"cilik yapmaya ikna oldum. (geçen sefer, yani altıncı kitap çıktığında, ingiltere'de ki çılgınlığa özenip, yurdum memleketimde de böyle bir merasim havasının olacağını zannedip, sabahın yedisinde kadıköy nezih'in yolunu tutmuştum. tabii oraya vardığımda sadece nezih'te değil, neredeyse kadıköy'de hiç insan olmadığını farkettiğimde biraz abarttığımı anladım. dükkana giripte raflar dolusu yeşil yeşil HP kitaplarının sadece beni beklediğini ve kolayca alabileceğimi farkettiğimde çok hayal kırıklığına uğramıştım. oysa ben kitapların havalarda uçacağını, insanların onları alabilmek için birbirlerini ezeceğini, itiş kakış olacağını kuruyordum. o yüzden epey üzülmüştüm ve orada duran onlarca aynı kitap arasından hangisini almam gerektiğine bir türlü karar veremedim. ama sonradan kendimi şöyle teselli ettim ki, kitabın o gün satışa çıktığı göz önüne alınırsa, sanırım türkiye çapında kitabı ilk satın alanın ben olduğum şansı oldukça yüksekti). Fakat gel gör ki, daha bir evvel ki geceden başlayan 'ahanda acaba lily'nin olayı neyki?? bellatrix acaba voldemort'u öldürüp dünyayı ele geçirecek mi?? bu kitapta kimler nalları dikecek? hörmayoni'nin yine mi çok fazla diyaloğu olacak? sirius bir şekilde geri dönmezse bu kitabı yakarım! draco bir baltaya sap olacak mı? harry dark side'a katılacak mı? bütün muggle'lar ölsün' gibi çok çeşitli hezeyanlar içerisinde kendini buluvermiştim. Sonuç: uykusuz bi gece ve ard arda izlenen üç adet büyük britanya filmi: Elizabeth - A Wind That Shakes The Barley - Sweet Sixteen. English, Irish, Scottish. Bundan iyisi şamda kayısı diyerek sonunda sabaha karşı yatıp uyumayı (daha doğrusu sızıp kalmayı) başardım. Ertesi sabah ise (ki kendisi bir kaç saat sonrasına tekabul ediyor) 'yeter ulağanaan HP'nın akıbeti şu an yurdum D&R'larında alenen beni bekliyor ve ben hala evdeyim?!?!!!!' diye panik atak geçirerek yataktan kalktığım gibi soluğu en yakın D&R'da aldım. Fakat burada da kritik bir karar beni bekliyordu. Yavaş yavaş ve temkinli olarak, etrafa çok fazla bakmamaya çalışarak, mad-eye moody'nin tekinsizliği misali dükkana yaklaştım. Normalde D&R'da kitap reyonları sol giriş kapısının orada, müzik reyonları ise sağ giriş kapısının oradadır. Ben ama sol kapıyı sonradan keşfettiğim ve o sırada çoktan sağ kapıya alışmış olduğum için alışkanlıklarımı terk etmekte zorlanan bir insan olarak tartışmasız hep sağ kapıdan girerim. Bu sefer de geleneği bozmadım. Fakat fena halde korkunç bir şey çoktan dikkatimi çekip bütün midemi alt üst etmişti bile. Vitrinde, etrafta, hiçbir yerde HP'a dair en ufak bir iz yoktu! Bütün hayatımın gözlerimin önünde geçtiği o an, kendimi kitabın henüz gelmemiş olabileceği trajedisine hemen inandırdım. Sakin sakin, sanki oraya yıllardır beklediğim bi kitabı almak için değil, sabahın köründe alenen cd'lere bakmak için gelmişim gibi oyalanmaya başladım. Yeni çıkan albümlere baktım, indirimli DVD'lere baktım, hiç oynamadığım - oynasam bile orjinalini almadığım - halde bilgisayar oyunlarına baktım, hatta pıleysıteyşın denilen icattan bihaber olan ben, ps oyunlarını bile inceledim. Ama şu an hiç bir isim, kapak aklımda yok. Pek tabii ki o an aklımdan çok daha trajik şeyler geçiyordu ve kendimi teselli etmeye çalışıyordum. Hatta bir an için makus talihimi kabullenmiştim bile diyebilirim.
Bu durum yaklaşık yarım saat boyunca sürdü. Süzgün bir şekilde eve dönmeye hazırlanırken, bir yerlerden birilerinin 'Harry Potter' dediğini duydum. O an herhalde japon animelerindeki karakterlerin gözünde oluşan büyük parıltının tipik bir benzeri, bende de meydana geldi desem abartmış olmam. Yüzüme gevrek bir gülümseme yayıldı, gözlerim şeytani bi ifadeyle kısıldı. Hedefe yaklaşmıştım. Hemen hiç zaman kaybetmeden, emin adımlarla sesi duyduğum tarafa aksettim. Ve yıllardır beklediğim manzarayla hiç beklemediğim bir anda burun buruna geldim. Nispeten küçük sayılabilecek bir masa üzerine HP'ın son kitabının kopyaları duruyordu. Üstelik her üç kapak seçeneği de vardı (ama ben melankolik takılırken adult versiyonunu kaçırmışım). Pek tabii saniyenin dörtte biri bir zaman zarfı süresince afalladıktan sonra, Hülya Koçyiğit koşuşu ve yine Hülya Koçyiğit'in hep Sezercik'e kavuştuğu an ki surat ifadesiyle kitaplara doğru atıldım. Ama o an henüz pür neşe olan ben, bilmiyordum ki, başka bir çıldırtası durumla daha karşı karşıya kalacaktım.
O an, sevinçten, hayatın ne kadar toz pembe olduğunu, ölsemde gam yemeyeceğimi, seçimlerde AKP galip gelsede bir sonrakinde gidebileceklerini düşünürken, hayatımın sonuna kadar mutlu yaşayacağıma inanıyordum. Fakat sonra masaya yaklaştım. Ve o an, o hani çok mutlu bir sahnenin tam ortasında, pikap'ta usul usul çalmakta olan bir plak'ın kayma sesi duyulur, ve ortaya trajikomik ya da sadece trajik bir durum çıkar ya. İşte o sesi kafamda duymamla büyük bir problemle karşı karşıya kaldığım anı anladım. Mutluluğum derhal sona erdi. İki çeşit HP kapağı ve ben, başbaşa savaş arenasına çıkmıştık.
Yaklaşık kırk beş dakika kadar devam eden, çevrede ki D&R çalışanlarını depresyonun eşiğine sürükleyen kararsızlığım (ama bu herhangi bir kararsızlık değildir, karıştırmayın, böyle ikilemlerde kaldığımda yaşadığım ve yaşattığım perişanlığı bilen bilir - misal sevgili yavrum) sonunda 'bıeah bu kitap çocuk kadar!' sonucuna varıp turuncu kapaklıyı elememle nihayete erdi. Bir diğer gerekçem ise türkçe mealinin zaten hep Mary GrandPré ilüstrasyonlu versiyonlu kapaklı olarak basılmasıydı. Yani ona da sahip olacaktım. 'Dı hahaha'ydı. En sonunda kapağında Harry'nin otuz beş yaşında bir cem mete'ye benzediği kitabı almayı başardım. (D&R çalışanlarına buradan özürlerimi yolluyor, çabucak ve hasarsız kendilerine gelmeyi başardıklarını umuyorum).
Sonrası ise çok çabuk gelişti. Hemen çocuğummuş gibi bağrıma basıp benimsediğim kitabı kaptığım gibi evin yolunu tuttum -tutacaktım-. Fakat Pelin adlı nacizane feyvırıt pörsınıma hasbel kader kapıdan uğrayınca eve gitmek zor oldu tabii. Dün akşam saatlerinde nihayet eve geldim ve kitabımla <3.>God save the queen falan kalmadı kübücüğüm, artık o deyim God save J.K. Rowling oldu.
Neyse, artık yarım saat kadar ara verdiğim yaşantıma (ya da kısaca 'harry potter okumak') geri dönmenin vakti geldi de geçiyor bile. Bir süreliğine muggle dünyasını terkedeceğim demek oluyor bu. Kitap bittiğinde, sonra da post-harry potter depresyonum geçtiğinde, görüşürüz dış dünya. Çiyırs.
T pörsın - dı vanabi detiğtır.


ps: Voldy raks!
ps II: Bellatrix raks mor!


Not: Oy verecek ve yurdum demokrasine kendimce katkıda bulunabilecek kadar sosyal dünyaya karıştım bugün, şimdi hatırladım. Merak etmeyin, oy pusulasında nereyi işaretleyecek kadar da aklım yerindeydi. (hayır nı ahahaha bir an için gözlerim Scrimgeour'u aradı ama bulamayınca akp'ye oy verdim hahahaha dı ahahah!!! .. hm).

(Her nedense 'şaka yaptım' deme gereksinimini duyuyorum.)

God save Mezzo*


Geçenlerde Mezzo isimli güzide kanalda Prix de Lausanne adlı balenin "wonder kid"leri arasından en "wonder kid"leri seçen ve de onlara babalar gibi burslar veren, veriştiren yarışmanın 2004 yılında yapılanını tekrardan yayınladılar. Bendeniz de bunun hepsini baştan sona izledim (sanki marifetmiş gibi hemide bale icra etmemek bir yana kendisinden hiçbir şey anlamıyor olmama rağmen). Üstelik dansçıların görünümlerine ve uyruklarına göre çifte standart uygulamak suretiyle gördüğüm herhangi sıradan zarif harekete taparaktan yaptım bunu. Neden böyle garip bir huyum var anlamıyorum fakat böyle profesyonelce hazırlanmış bir gösteriden ziyade, perde arkasının ne bileyim dansçıların provalarının, çalışmalarının vs. açık ve de seçik halka sunulması daha çok ilgimi çekiyor. Herhalde kısa bir süre için bile olsa kendimi onlardan biri sanmama, gerçekten de o sınıflarda onlarla dans edebiliyor olduğuma inanmama neden olduğu için. Çok hoşuma gidiyor yahu. Hani şu an bir selena, bir acemi cadı gelse, "küçüklüğüne döndürcem seni, ne olmak istersin?" dese, kaşlarımı yukarı doğru kaldırarak emrahvari bir tavırla "abla ben hep balerin olmayı istedim, beni balerin yap ablacığım" derdim (insan kardeşiyle televizyon karşısında fazla zaman harcayınca böyle zütlere inanıyor işte).
Neyse efendim şu bale hadisesi benim içimde bir ukte olmaya hala devam ediyormuş, ben bugün bunu anladım. Aah, ah!
Bu arada yarışmadaki favorim Joseph Caley şu an Birgmingham Royal Ballet'de bir soloist, kendisine buradan tebriklerimi iletiyorum (aşlece beğenip, izliyoruz mesajı vermek).
* God save Prix de Lausanne too, ehemm aaa and the Queen of course.
K.

19 Temmuz 2007 Perşembe

Şimdi reklamlar



Hayatımda gördüğüm en güzel reklamlardan biri. Belki de en güzeli. Şaheser, sanat eseri, zeka. Şunu yakalayabilmek için reklamları pür dikkat pür neşe izler oldum. Yapan yapıyor. Öte yandan sahip bizi yataşa götür, ve akbank kobi reklamı var tabii.. Varlıkları nasıl açıklanır, nasıl telafi edilir henüz bilinmez. Evrenin sırrı işte. (Clark Kent taşları aldın bak artık bilemiyorum).

Not: Ford mondeo adlı araba nasıl birşeydir, neye benzer, hybrid midir orasını bilemiyorum. (soru: reklamda bahsi geçen ürünün adını sanını şeklini şemalini hatırlamıyorsak, o reklam çok şahaneyse bile başarılı sayılır mı?) Sokakta görsem aha budur diyemem. Zaten herhalde bir kaç araba hariç hiçbir arabanın markasını söyleyemem orası ayrı. Herneyse, burada önemli olan şey 'reklam' gibi dünyanın en sakat olgularından birini sanatsal bir aktiviteye dönüştürmüş olmaları (sanatsal şölen). Tabii Michael Andrews amcanın herhangi bir bestesini ya da rastgele uydurduğu herhangi iki akoru hangi görüntünün üzerine bassan o en sanatsalından bir sinema yapıtı olur çıkar. Ama yok, buradaki fikir de çok cinyıs. Fazla sempatizanlık yaptım bu reklama ben. Alt tarafı reklam. Kees.
T pörsın.

Not II: Ama çok güzeeeel! <3

Post modern sanat ve ben yaptım olduculuk

'Saat gece üç
Gofrete dayanmak güç
Yok kandırdım sizi aslında yoktur gofret evde
Öyle yazayım dedim kafiyesi bol olsun niyetiyle
Şimdi baktım ki gofret baştaymış
Yani kafiyeyle alakası olan kelime başkaymış
Neyse ben saadete geleyim
Daha fazla kafa s.kmeyeyim
Buzdolabını açtım, aldım üç kayısı
Bir de tarçınlı çay yaptım en âlâsı
Filip Gılas dumurlardan dumurlara sürükleme beni
Ben de insan evladıyım, bilirsin pek de severim seni
Ama olmuyor bak yaptığın besteler benden alıyor beni
Sonra alırsın başına dert sanki işin yokmuş gibi gibi
Şimdi de canım fondü istedi
Rekorlara koşuyorum tutmayın beni
Alacağım onun yerine layt süt içeceğini
Tadı birşeye benzemiyor ya da yeşil çay daha içilesi
Bu saatte La Peste okunur mu anlamadım gitti
Şimdi üzerine dökeceğim buzlu ays ti'yi sinirlerim gerildi
Üst komşunun çocuğu pek sanatçı çalıyor blok flüdünü
Saat gecenin kör yarısı olmuş dinlemedi öğüdümü
Allaha havale ediyorum, görecek işallah gününü
Tamam zararı yok, burada bitiriyorum şiirimi
Göstereyim dedim herkese şairliğimi
Yargılayamazsınız beni yazdığım pırogresiv manzumdur
Post modern sanatta her türlü şaklabanlık mevcuttur'
by T dı poet pörsın.
İlgili soru: Ar damarı nedir ne değildir?

Gecenin bir yarısı post-modern şiirler şarkılar besteler

Bilen bilir, benim 'childhood mate' kontenjanım Pelin kişisi'ne aittir. Ve kendisinin arada sırada (?) bir takım anlamlandırılamayan, sırrı çözülemeyen davranışları sıkça mevcuttur. E yaratıcı insanın hali başka oluyor tabii... Buyurunuz buradan yakınız:

Leydiyiz end centılımın, Pelin's nutella song
'nutella nutella
my dreamy nutella
oh you are so good
you are so chocolatey
nutella nutella
oh so tasty
my nutella
i ate a whole jar of you
now i have another
you make me feel ill
and yet i love you still
see you made me rhyme
oh nutella nutella
i love you still'
Not: Bütün kopiraytlar Pelin kişisine aittir. Bu şarkı Pelin kişisinin malıdır, şahsı tarafından itinayla (?) akıl edilip yazılmıştır. Üstüne konmaya (hmm enteresan) kalkmayınız.
Başka bir deyişle bu şarkının benimle bir ilgisi yoktur.
T pörsın.

14 Temmuz 2007 Cumartesi

Meeting Jacky

Şimdi efendim, annemin bilmem kaç küsür yıldır bir kısım biznıs münasebetleri dahilinde görüştüğü Baker ailesi İngiliztere adındaki gönlümde taht kurmuş biricik ülkede yaşar. Beş nüfuslu (3 çocuk+2 büyük) olmakla beraber, gurbette yorgun düşen ceylan Emir ağabeyimin bir nevi fostır perıntıdırlar (yani nüfus beş buçuk-altıya da çıkarılabilir). Çok sevilesi, bağıra basılası bir ailedir bu aile.
Neyse efendim mevzuya gelelim, bu ailenin annesi (dı profeşınıl mamma) Ceki hanfendi ülkemizi ziyarete geldiler. Ben de geçtiğimiz 3 günü kendisiyle beraber geçirdim. Aman yarabbi ne hoşsohbet, ne açıkyürekli insan. Yahu aramızda 30 (otuz) hatta daha fazla yaş var; ama pek iyi kaynaştık. Aynı zamanda kendisi the one and only Jamie Oliver kişisini de tanıyan bir arkadaşa sahipmiş ve bana kendisinden imzalı bir kitap yollayacakmış. Nasıl yani?!?! Hatta bu da yetmezmiş gibi "ne zaman istersen gel bizde kal, hem seni Jamie'nin annnesiyle babasının pabına götürürüm bize çok yakın" bile deyip beni dumurdan dumura sürükledi!!
Aman yarabbi çok büyük umutlar içersine girdim iki dakkada ama neyse, umut fakirin ekmeği demişler. Neyse canım kaynaştık ya ben ona da sevindim. Bu arada İngilizcem epeyi gerilemiş yahu, ben en iyisi biraz daha BBC izleyeyim.
İşte bu da böyle bir şey, paylaşayım dedim.
K.

12 Temmuz 2007 Perşembe

Sıkıntı

Sevgili yavrum, allah razı bağıntısı demekten başka bir şey diyemez oldum. İyiki çiziktirdin bir şeyler, ben de yeniden çalışır konuma gelebildim (standby mode off). Şu radarlive yazısı sorunsalı beni öyle bir gerilmiş naylon çamaşır ipi formuna sokmuştu ki "tatilden döniyim sonra oturup yazcam, valla" yakarışlarımdan sonra İstanbul'a döndüm döneli değil elle tutulur, gözle görülür bir şey yazmak; bilgisayarı aç(a)madım bile. Ben bugün bunu öğrendim: Ne zaman duygu dolu anlar yaşayıp, felaket derecede etkilendiğim bir deneyim, bir eksperiyans yaşasam; kendisini hafızamın derinliklerinde özenle paketlenmiş bir şekilde kapalı tutup, kimseye anlatmamayı tercih ediyorum nedense. Bunun için de sürekli bahaneler buluyorum: yok efendim çok süperdii kelimelerle anlatılmaz, yok efendim basiretim bağlandı yazamıyorum, yok efendim galiba çok tembelim... Sonu gelmiyor bunların. Hatırlıyorum da dokuzuncu sınıftayken DT'de bir oyuna gitmiştim, Leenane'in Güzellik Kraliçesi. Şu meşhur İrlanda obsesyonumun kaynağı olmuştu bu oyun, çok etkilenmiştim, gençlik işte(nostaljik takılmaya çalışmak)... Ödev namına bir şeyler yazmam gerekti bunun hakkında, zorladım, uğraştım, yok yazamadım. Yahu, her küçük, minik detayı anlatmak ister mi bir insan? İsterse, roman kalınlığında hallice bir ürünle kalakalırsın işte elinde.
Gel gör ki sayın varolmayan okuyucu, aynısını radarlive için de yaptım. Dünya'nın en aptal, en lüzumsuz, en gereksiz yazısını(şu an okuduğundan sonra geliyor sıralamada) yazmaya yeltendim, hemide Fethiye sıcağı altında. Nitekim hüsranla sonuçlandı, şu an hayatını bir taslak olarak sürdürmeye mahkum. Ben bundan sonra böyle üzerimde fena büyük etkiler yaratan ekisperiyanslarımı yazmaya kalkmayacağım (en azından adam gibi, pilan tematikli bir şeylerle ortaya çıkana kadar); nitekim sonra post-ekisperiyans sendromu yaşıyorum, ottan buttan ultra geyik yazılarımı da yazamıyorum.
Yalnız ve de yalnız,
Not: Beirut'u gördük, ense traşlarını sadece. Adamlar 2mm önümüzde yürüyodu, meraba bile diyecek cesarete sahip değildik! Allahım yarabbim, sen bana akıl fikir ver.
He bi de şu var tabii,
Sevgili yavruma not: Anacım süper olmuş şu yavru blog, süperin.
K.

Fatih Akın my mate



İştee!!! İşteee bulduuum! Buldum onu! Dı ha ha! İşte televizyonda bana bir kez görünüp bir daha asla görünmeyen film! İştee!! Buldum seni! Ha haa!

Fatih Akın niye bu kadar süpersin? Açık konuşalım.

Not: Fişleri prizde bırakmamak konusunda haklıymışım demek! Paranoyam değilmiş! Böyle bir şey varmış!

Ve tabii ki F.A. incileri:
-Şarjı doldurma alaleti
-Elektrik, ışık mışık falan onların hepsini kapatın
-O kadar

Dünyanın ısınmasını stop etmemiz lazım.

Dünya soğuk kalması lazım.

T.

11 Temmuz 2007 Çarşamba

Yazılamayası radarlive yazısı

Ben şunu anladım: Biz kiiiim bir şey üzerine yorum veyahut herhangi bir şekilde ciddiyet gerektirecek yazı yazmak kim. İş saçma sapan şeyler çızıktırmaya gelince üstümüze yok ama, bir tane düzgün yazı yazmamız gerektiğinde katatonik şizofreni geçiriyoruz. Ve tabii ki en iyi yaptığımız şeyi yapıyoruz, yani görmezden geliyoruz. Bir süre sonra sanki hiç olmamışçasına yok oluyor zaten. Tabi şimdi bir adet alenen blog yazısı dünyanın en önemli şeyi sayılmaz, ama hayatımızın her alanında böyle yahu. Kredi kartıyla astronomik alışverişler yapılır, akşam hastir ee bende böyle bişey yaptım ama ehi ehi diye strese girilir, ertesi gün, herneyse bugün yeni bir gün! diye hayata kalınan yerden pür neşe devam edilir. Gibi gibi..İnsan tabi günün yarısı bittikten sonra uyanınca böyle saçmalayabiliyor. Zira dün gece Kingdom of Heaven adlı kurgudan, ne biliyim bi sinema filmini sinema filmi yapan her türlü ıvır zıvır ayrıntıdan yoksun olan filmimsiyi izlemeye kasıp sabahın kör saati yattım.

Bu arada Radar'la ilgili hiçbirşey yazmayacağım, kendimi ne zaman ve niye rolling stone editörüymüşüm de illaha inceleme yazısı kıvamında birşeyler yazmalıymışım fikrine inandırdım hatırlamıyorum ama zaten kimsenin okumayacağından eminim. Okusa okusa bir tek sevgili yavrum okur, o da zaten yanımdaydı. Haa sevgili yavrum, bakınız imzalarımız:


Aah ah sevgili Adriano. Lovefoxxx diye k.çımız yırttık, karşımıza kim çıktı. Bu arada Beirut faciasını hala atlatamadık. Neyse ki inanıp kendimi fotoğraf çekmeye vermişimde elimizde anı diye teselli bulabileceğimiz bir çeşit fotoroman kaldı. Gerçekten bi fotoğraf çılgınlığı yaşamışım ama, bir daha ki sefere götürmeyeceğim makine falan. Kendimi kaybediyorum.

Bugün Transformers'a gideceğim galiba. Ha haaa.

T.

8 Temmuz 2007 Pazar

Azimle s.çan betonu deler (*perıntıl advizori)

Gelecek poroğram:

- Asla yazamadığımız ama yazmadan rahat uyuyamayacağımız, kendi ellerimlen japon misali 24 saat bıkmadan usanmadan çektiğim fotoğraflarla süslü Radar live '07 yazısı.

- Şu sıralar yapacak bir iş bulamadığımdan yeniden merak sarıp bu sefer azimle bitireceğim (zaten beş bölüm mü ne) Tomb Raider Legend ile yeniden vuku bulan Tomb Raider / Lara Croft / bilgisayar oyunu sevdam. A Tribute to Tomb Raider, bir nevi. (bir zamanlar tomb raider diye yatıp tomb raider diye kalkıyordum niyeyse, eşzamanlı olarakda oynamaktan ödüm patlıyodu, bir nevi self işkence?).

Fakat şimdi TR Legend oynayacağım..Alev saçan böcüğümsü boss yaratık beni bekler. Ölmüyoda meret. Sinirleniyorum utanmadan.
T.