Sonunda White Oleander' ı izledim. Ha ha ha! Aslında doğru mu yaptım yanlış mı yaptım bilmiyorum, zira kitabını okumamıştım. En nefret ettiğim şeylerden biri, birşeyin orjinalini bilmeden, adaptasyonundan tanımaktır. Zaten çoğu kişinin sevmediği birşeydir. Ama bu sefer, benim için durum biraz daha farklı. Bu kitaptan bahsedildiğini oradan buradan - ki orası burası dediğim ablam oluyor - o kadar çok duymuştum ki, nedense adından fazlasını bilmek bana nasip olmayacak gibime gelmeye başlamıştı.White Oleander, benim tanımadığım Amerikalı bir yazar olan Janet Fitch'in 1999 yılında basılmış, egzantrik sanatçı anneyle kızının öyküsünü anlatan bir roman - en çılgınca basite indirgenmiş şekliyle. Bunu yazdım çünkü birincisi, nedense filmi izlediğimde bende 'eski' bi kitap olmalıymış hissi uyandırdı. Günümüz California'sı, bu roman için seçilebilecek en ama en olmayası, en olmamış, en abzürd mekan. Bi' kere herşeyi geçtim, Ingrid Magnussen gibi bir kadın, modern zamanda ve üstüne üstlük California'da var olamazmış gibi geliyor. İkincisi ise yazarın 'Amerikalı' olması. İnce ama derinden ırkçılık eğilimleri gösterdiğimden midir nedir, bu kitabı bir Amerikalı'nın yazmış olduğu gerçeği beni oldukça şaşırttı. Yazarın İngiliz olduğuna kesin gözüyle bakıyordum. Dolayısıyla hem çok şaşırdım, hem de nedendir bilinmez, öykü aynı öykü olmasına rağmen, ufak bir hayal kırıklığı yaşadım. Ingrid Magnussen zaten nordik bir insan (ya İsveçli ya Norveçli), allahın Amerika'sında, özellikle yaz sıcak kurak iklim özellikleri gösteren bir mevkiide işi nedir anlamış değilim. Öte yandan bence, kendisinin ağır ve abartılı bir İngiliz aksanına (queen's english) sahip olması; İskandinavya'nın her hangi bir bölgesinde ikamet etmesi; şayet ki illaha anglosakson olacaktıysa yaşadığı yerin İngiltere'den başka bir yer olmaması gerekiyordu. Evet bana kalırsa bunlar yazar tarafından gözardı edilmiş çok hassas konular.
Kitabını okumadığım için söyleyeceklerim filmi baz alaraktır. Nitekim ablam kitabı okumuş, takıntı yapmış birisi olarak filmi başarılı bulmamıştı. Neden sevmediğini şu an anlayamıyorum, o kadar o kadar güzel bi film ki. Laf arasında kiralayıp merasim şeklinde izlediğim bu film, hayatımda izlediğim en güzel filmlerden birisi oldu. Sadece ablamın msn nick'indeki kadın ismi (kadın ismi? hm) olarak tanıdığım ve iskandinav durduğu için ilgi gösterdiğim 'Ingrid Magnussen', hiç beklemediğim bi anda hayatımın idolü haline geldi. Kendimde olmasını istediğim o kadar çok şey vardı ki kadında, kendime şaşırdım. Tabii sadece bazı huylarını ve görüşlerini kastediyorum. Zira onun kadar kararlı olmak bana düşmez. Astrid'e sempati duymama rağmen ve onun için üzülmeme rağmen bir türlü onun karakteriyle bütünleşemedim. Ama Ingrid öyle bir karakter ki, insanın ne dese 'tamam abla!' diyesi geliyor. Tabii kendisini tüm zamanların en sevdiğim aktrisi Michelle Pfeiffer'ın canlandırıyor olması da ayrı bir güzellik. Filmi izlerken düşündüm, bu rolü dünya üzerinde oynaması gereken tek kişi o. Astrid'i oynayan Alison Lohman hanfendi de güzel iş çıkarmış, zira kendisi pek sevdiğim bir modern çağ aktristidir. Uncle Ray rolündeki Cole Hauser da cabası. Almost Famous'tan Patrick Fugit, vee yine pek bir sevdiğim karizmatik Robin Wright Penn. Nispeten az, ama öykü akışında önemli bir karakter olan Claire rolünde ise fazlaca haz etmediğim Renée Zellweger.
Müzikler ise bir ayrı muhteşem. Film biter bitmez can havliyle soundtrackini ararken, neredeyse sevdiğim bütün soundtracklerin altına imzasını atmış olan Thomas Newman amcanın adını görünce, hiç şaşırmadım. Bu adam yapıyor.
Tabii ben birşeyi adamakıllı oturup yazarak anlatmak ile sohbet ederek anlatmak arasındaki ince çizgiyi (aslında ince mince değil, basbayağı kalınca bir çizgidir bu) hala tutturamadığım için güzel bir filmi daha anlatamamış olabilirim (misal: çok beğendiğim, ama bir türlü açıklamayı beceremediğim filmler, kitaplar, şarkılar, insanlar... et cetera) ; ama zaten istediğim anlatmak değil, sadece bahsetmek. O kadar çok etkiledi ki beni, neredeyse hayata bakış açım değişti (gerçi benim gibi kolay etkilenen birisi için hayata bakış açısının değişmesi günlük bir aktivite zaten). Ingrid'in fazla karakterli kişiliği, insanları kültür eleğinden geçirmesi, sürekli 'biz vikingiz, biz güçlüyüz, onlardan farklıyız, bizi anlamazlar' diye kızını herşeyden soyutlaması, devamlı herşeyi sanatçı bakış açısından değerlendirmesi, bunu yaparken inanılmaz derecede burnu havada davranması ama bunun soyluluk olarak algılanması, Astrid'in sürekli birşeyler çizmesi, Ingrid'in hapisten kızına hayat dersleri vermesi, ama bunu o kadar bilmediğim ve özendiğim bi şekilde yapması ki saygı duymam.
Filmden en çok aklımda kalan sahnelerden birisini anlatmak istiyorum (eyvah - evet, bende merak ediyorum, nasıl başaracağım bunu acaba? görelim):
Ingrid bir fotoğraf sanatçısıdır (kitapta şair sanırım). Kısaca sanatçıdır, kendini normal insanlardan üstün görür, o daha değerlidir, kültürlüdür. Kültür onun için herşeydir. Kızını hep bu ilkeyle ve tek başına yetiştirmiştir. Çok güçlü bi kadındır. Belki de fazla güçlü bi kadındır. Bu yüzden hep yalnızdır, ama buna memnundur.
Sahne şöyle: Ingrid ve Astrid konuşuyorlar. Duvarda Ingrid'in çektiği, sergiye gidecek fotoğraflar asılı. Ingrid Astrid'e ne düşündüğünü soruyor. Astrid bakıyor ve büyük ihtimalle her insanın vereceği cevabı veriyor: "Çok güzel". Ama Ingrid kaale almıyor, çünkü nedenini söylemedikçe hiç bir önemi yok. Genelde bütün insanlar, özellikle kaba olmaya çalışmıyorlarsa, birisi onlara yaptığı bir resmi, çektiği bir fotoğrafı gösterip fikir sorsa, 'hmm çok güzel' diyip kestirip atar. Fakat bu Ingrid'in en nefret ettiği şey, çünkü eğer anlamıyorlarsa saygı duymuyor. İnsanları elemesi lazım. O yüzden Astrid'e soruyor: "Neden güzel?". Sonra Astrid fotoğraflara yaklaşıyor, bakıyor düşünüyor ve cevap veriyor. Ingrid memnun.
Sonra yine benzer bi sahne. Bu sefer Ingrid cinayetten hapishaneye düşmüş - ama hala aynı kişilik, aynı egoistlik, aynı düşünce yapısı. Ingrid, Astrid'in yanında kaldığı koruyucu ailesi Claire ile tanışmak ister. Çünkü kızının nasıl eğitildiği, nasıl insanların yanında olduğu, onlardan nasıl etkilendiği onun için en önemli şeydir. Kızının tabiri caizse 'alenen normal' insanların yanında kalmasına tahammülü yoktur. Claire gelir, konuşmaya başlarlar. Claire ona onun fotoğraflarını çok beğendiğini, kendisini çok başarılı olduğunu söyler. Ingrid, yüzünde belli belirsiz - ama tekinsiz bir ifade, sorar: "Hmm..öyle mi? Ne güzel. (*yalancı bi gülümsemeyle*) Peki neden?". Claire tıkanır (tıkaç), sözcükleri geveler, böyle bi cevabı tahmin etmemiştir, sadece bi 'teşekkür ederim çok naziksiniz' beklemektedir. Sonunda cümle kurmayı başarır: "Bilmem..Öyle işte. Hih hih!". Ingrid istediği bilgiyi almıştır, kızı bu kadınla kalamazdır. Hayatında tek bir kez gördüğü bu kadınla ettikleri tek sohbet sonrası, ertesi gün kadının intihar haberi gelir. Bikaz diz iz Ingırid Magnussen det vi ar tolkink ebağt. Şi iz dı bas. Şi puts yu sit. Dı - hah!

Herneyse..Fazlaca belli olduğu gibi Ingrid Magnussen'e 'takmış olanlar' kervanına bende katıldım. Tabii söylemek lazım, insanları kategorize etmesi ve hor görmesi filmde her ne kadar onun karizmatik gözükmesine sebep olsa da, gerçek hayatta bu insanın kolay kolay dayanamayacağı kadar pis bir davranış (tabiri caizse + sözüm meclisten dışarı Ingrid'ciğim). Ama hayatının sadece ve sadece değer yargılarının üzerine olması ve bunlardan asla, hiçbir şekilde taviz vermemesi gerçekten ister istemez insana ilham veriyor.
Bunların dışında, keşke Ingrid ve Astrid'in öyküsüyle bu yıl tanışmamış olsaydım. Kafamı çok fazla meşgul ediyor, ve edecek eminim. Bir kitap okuyup veya bir film izleyip, eğer beğendiysem (eyvah) , üstüne üstlük bir de 'etkileyici' bulduysam bazı anlamlarda, epeyce bir süre boyunca yine kendime ve çevremdekilere yaşattığım merasimi bir sevgili yavrum (a.k.a. kübü), sevgili half-kardeşim pelin pörsın, bi de annem babam ablam bilirler.
Ama yine de o kadar mutluyum ki bu filmi bugün alenen izlediğime. Böyle güzel film izleyince insan şapşi sevinç duyuyor ya, bayılıyorum.
Yarın ilk iş kitabını okuyacağım. HP'yi bile ertelettiyse bana, ciddidir.
T pörsın dı konfüuğsd deydırimır.
Günler sonra editiyorum: Kitabına başladım. İyi hoş güzel, ama ablamın bana bahsedip benim inkar ettiğim gibi sahiden filmden oldukça 'farklı'ymış. Aslında nasıl desem, film kitabın 'sansürlenmiş' bi özeti gibi birşey. Bu da kitaptaki Astrid ve filmdeki Astrid'i oldukça farklı kılıyor tabii, haliyle. Galiba ilk önce filmi izlediğim için filmi her zaman daha güzel bulacağım, MK? Bir de kitabın birinci kişi anlatımıyla yazılmış olması çok rahatsız etti. Herşey alenen basit duruyor. Nerede filmdeki şairanelik? Duygusallık? Hiiç. Belki ben filmi gözümde çok büyüttüğüm için kaçırıyorum, ama kitabı elimde olmadan oldukça boş buluyorum. Filmdeki Astrid herşeyiyle daha iyi. Hıh zaten kitap amerikın ingilişce yazılmış, tasvip etmiyorum, edemiyorum, edenleri de etmiyorum. Filmi daha güzel.
Edit II: Bu arada yalan söyledim. HP'yi ertelemedim, valla bırakamıyorum, bıraktırabilene aşkolsun zaten. Keşke bırakabilsem aah ah.

1 yorum:
bu kadar olur.. :)
filmi bende izledim.. kitabini banada arkada$ tavsiye etti.. yorumlarina hayran kaldim. yalanim varsa noliim ..
(bundan sonra okuduklarim arasindasin- senin icin bi$ey ifade etmesede, etsede)
:)
Yorum Gönder